Oruç tutanlar, iman ve ihlâsla oruçlarını tamamlayınca, kendilerine düşeni yapmış olurlar. Bundan sonrası âlemlerin sahibi yüce Allah'ın oruç tutanlara vaad ettiği mükâfata kalır. O da mağfirettir. İnsanlar bayram sabahı, bayram namazından evlerine dönerken, hediye ve mükâfatları verilir ve evlerine Rab’leri tarafından verilmiş hediyelerle dönerler. Bu konuda İbn Abbas’tan (r.a) rivayet edilen bir hadiste de şöyle buyrulmuştur:
“Bayram günü melekler yeryüzüne iner, sokakların başında durur ve seslenirler. Onların seslerini insan ve cinlerin dışında bütün mahlûkat işitir. Şöyle derler: ‘Ey Muhammed ümmeti! Rabb’inize doğru gidin, O size mükâfatlarınızı versin, büyük günahlarınızı bağışlasın!’ İnsanlar namaz kılınan yere geldiklerinde, yüce Allah, meleklere şöyle seslenir: 'Ey meleklerim! Amel edenin mükâfatı sizce nedir?' Melekler, 'Sen bizim ilâhımız ve emîrimizsin. Onların mükâfatını ancak sen bilir ve verirsin' derler. Yüce Allah da meleklere şöyle der:
Şahit olun! Onların oruçlarının ve gece ibadetlerinin mükâfatı benim rızâm ve mağfiretimdir. Evlerine bağışlanmış bir şekilde dönsünler.”[1]
Kim üzerine gerekli olan işleri tam olarak yerine getirirse, mükâfatını tam olarak alır. Kim de üzerine düşen işleri noksan yaparsa, ona göre mükâfat kazanır. Kişi yaptığı işlerin gereklerini ne derece yerine getirir, yaptığı işlerde ne kadar samimi ve gayretli olursa o derece mükâfat kazanır. Bu hem dünya hem de âhiret işlerinde böyledir.
Amellerin Kabul Şartı: İhlâs
Kulun, Allah Teâlâ’dan sevap alması için amellerinde ihlâslı olması ve yaptığını sadace Allah rızâsı için yapması şarttır. İhlâs, kulun yaptığı taat ve ibadette maksadının sadece yüce Allah olmasıdır. Kul, taatiyle sadece Cenâb-ı Hakk’a yaklaşmayı istemelidir. Onunla insanlara gösteriş yapmak, insanların yanında bir övgü kazanmak, birinin sevgisini çekmek yahut yüce Allah’a yaklaşmanın dışında herhangi bir şeye ulaşmak gibi bir hedefi olmamalıdır.
İhlâs, yaptığı işte insanlardan bir şey bekleme düşüncesini kalpten atmaktır.
İhlâs, bir amel yaparken insanlara değil, yüce Allah'a bakmaktır.
Bir kudsî hadiste, Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
“İhlâs, benim sırlarımdan bir sırdır; onu kullarımın içinde sevdiklerimin kalbine emanet ederim.”[2]
Zünnûn-i Mısrî (rah) demiştir ki: “İhlâsın alâmeti üçtür: Kulun gözünde halkın kendisini övmesiyle yermesinin eşit olması, yaptığı amellerde amellerini görmeyi unutması ve yaptığı amelin kendisine âhirette bir sevap getireceği düşüncesini aklından çıkarması.”
Ebû Osman-ı Mağribî (rah) demiştir ki: “İhlâs, bir ibadet yaparken onda gösteriş ve kendini beğenme gibi nefse ait bir payın bulunmamasıdır. Bu, avam halkının ihlâsıdır. Seçkin Hak dostlarının ihlâsına gelince, onlarda (ilâhî sevkiyatla) birtakım ameller ortaya çıkar, bu ameller kendilerinden kaynaklanmaz, onlardan birçok taat meydana gelir. Onlar bunları görmekten uzaktırlar. Hiçbirini nefislerinden görmez ve onu kendilerine sevap getirecek bir amel olarak saymazlar. İşte bu, Hak dostlarının ihlâsıdır.”
Cüneyd-i Bağdâdî (rah) şöyle der: “İhlâs, yüce Allah ile kul arasında kalan bir sırdır; onu melek bilemez ki yazsın, şeytan bilemez ki bozsun, nefis bilemez ki saptırsın.”
İşte bütün bunların bilincinde olan selef-i sâlihin amellerini tamamlamakta çok gayret eder, takvâ sahibi olmaya dikkat eder, amellerin kabul edilmelerini umar, reddedilmesinden korkardı. Onlar, Rab’lerine dönecekleri için yapmakta oldukları işleri korku içinde yaparlardı.[3]
Hz. Ali’nin (r.a) şöyle söylediği rivayet edilmiştir:
“Amellerinizin kabul edilmesi için çok gayret edin. Yüce Allah’ın şu sözünü işitmediniz mi?
Allah ancak takvâ sahiplerinden kabul eder.”
Fedâle b. Ubeyd (rah) şöyle derdi: “Yüce Allah’ın benim amellerimden hardal tanesi kadar bir ameli kabul ettiğini bilmem, bana dünya ve içindekilerden daha sevimli gelir. Çünkü yüce Allah, ‘Allah ancak takvâ sahiplerinden kabul eder’ buyurmaktadır.”
Ömer b. Abdülaziz bayram günü hutbeye çıktı ve şöyle seslendi: “Ey insanlar! Siz Allah için otuz gün oruç tuttunuz. Otuz gece de kalktınız. Bugün ise yüce Allah’ın amellerinizi kabul etmesi için toplandınız.”
Seleften biri bayram günü hüzünlü idi. Onu görenlerden biri, “Bugün sevinç ve mutluluk günüdür. Neden böyle hüzünlüsün?” diye soruca, ağlayan zatın cevabı şu oldu:
“Doğru söylüyorsun! Rabbim bana amel etmemi emretti; ben de yapmaya çalıştım, fakat O, amelimi kabul etti mi etmedi mi bunu bilmiyorum. İşte bu yüzden hüzünlüyüm.”
Vüheyb b. Verd (rah), bayram günü insanların güldüğünü görünce şöyle demiştir:
"Eğer bunların amelleri kabul edildi ise bilin ki bunların böyle gülmesi şükredenlerin işi değildir. Şayet oruçları kabul edilmediyse, onların bu gülmesi korkanların işine benzemiyor.”
Hasan-ı Basrî (rah) şöyle derdi: “Yüce Allah, ramazan ayını kendisine itaat ile rızâsına koşanlar için bir saha kıldı. O sahada önde olanlar kurtulur, geride kalanlar harap olur. İyilerin kurtulduğu, amelleri kabul edilmeyenlerin ise hüsrana uğradığı bir günde gülüp oynayanlara hayret!”
İnsanların bir kısmı bu rahmet, bereket ve mağfiret ayından bolca nasiplenir; onların orucu kabul edilir, günahları affedilir. Kimi de ancak pişmanlık ve hüsran ile kalır. Nice kimseler vardır ki ibadetlerini gösteriş için yaptıklarından gece kalkışından elde ettikleri tek şey uykusuzluk, tuttuğu oruçtan elde ettiği tek şey açlıktır.