RAMAZAN AYININ FAZİLETİ ve VAZİFELERİ


 

RAMAZAN AYININ FAZİLETİ ve BU AYDA YAPILACAK VAZİFELER

Uzun zaman var ki, dünyamıza karanlıklar inmekte... Her yerde karmaşa, gözyaşı ve hüzün… Gönüllerimiz bir ışık huzmesine hasret… Tıpkı susuz toprakların yağmur hasretiyle kavrulduğu gibi… Derken o geldi: Rahmet zamanı, umut zamanı... Yenilenmenin, umutları tazelemenin, yeniden dirilişin zamanı... Melekût ikliminin perdesi açıldı şimdi. Semaya kalkan eller rahmetle dolacak. Mübarek Ramazan, hoşluğu unutan dünyamıza hoş geldi.

Gökler ötesinden süzülüp gelen nurun, zifiri karanlığa bürünmüş dünyamızı güneş gibi aydınlatarak gündüze çeviren baharın son fasılasıdır Ramazan-ı Şerif…

Zira nebilerin hayat bahşeden nurlu soluklarından sonra küfür ve şirk karanlıklarına gömülen yeryüzü, son bir kere ve emsali görülmemiş bir şekilde Kur’an ile aydınlanmıştır bu ayda…

Kıyamete kadar insanlığa hidayet yolunu gösterecek olan Kelamullah, Levh-i Mahfuz’dan dünya semasına bu ayda indirilmiş, oradan da ayet ayet, sure sure iki cihan güneşi Hz. Muhammed (sav)’e nazil olmuştur. Mekke’de başlayan nüzul, Allah Resulü’nün (sav) peygamberlik süresince Medine’de devam etmiş ve yaklaşık yirmi üç senede tamamlanmıştır.

Ayeti kerimede nüzulün bu ilk merhalesi anlatılarak şöyle buyurulmaktadır:

“Ramazan ayı ki, Kur’an, insanlara hidayet rehberi, yol gösterici ve doğruyla yanlışı birbirinden ayıran açıklayıcı belgeler olarak o ayda indirilmiştir.”[1] Yüce Allah, kelam sıfatıyla ins ve cinne diyeceğini demiş, kitapların en mübareğini, zamanların ve mekanların en mübareğinde, insanların en mübareğine indirmiştir.

Yüce Allah, “Biz onu (Kur’an’ı) mübarek gecede indirdik”[2] buyurmakta; bu mübarek gecenin hangi gece olduğunu da “Biz Kur’an’ı kadir gecesinde indirdik”[3] buyurarak açıklamaktadır.

Görüldüğü gibi aylar içinde Kur’an’da adı geçen tek ay Ramazan’dır. Bu da Yüce Allah’ın, Ramazan ayına ne kadar önem verdiğini göstermektedir. Nasıl ki Yakub’un (a.s) on iki oğlundan Yusuf (a.s) bir yana, diğer onbiri bir yana ise, Ramazan’da diğer onbir aya göre böyledir.

Amellerin mükafatı bu ayda diğer aylara göre kat kat artmakta, böylece günahlara kefaret olup, onları eritmektedir.

         Resul-i Ekrem (sav) buyurmuşlardır ki:

“Ademoğlunun yaptığı her iyiliğe karşılık en az on katı vardır. Bu, yedi yüz ve daha fazlası da olabilir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Oruç hariç. Onun mükafatını ben vereceğim. Çünkü o, şehveti, yemeyi, içmeyi benim için terk etti.” Oruçlu için iki sevinç vardır: Biri, orucunu açtığında, diğeri ise Rabbine kavuştuğundadır. Oruçlunun ağız kokusu, Allah katında misk kokusundan daha güzeldir.[4] Başka rivayette de şu ziyade vardır: “ Ademoğlunun yaptığı her şey kendisi içindir. Oruç hariç. O, benim içindir.”

Yukarıdaki hadisten anlaşıldığı üzere, her amel on kattan yedi yüz ve daha fazlasına katlanabiliyor. Ama oruç bundan ayrı tutuluyor. Yani orucun değeri sayılarla ifade edilemeyecek kadar fazladır. Bilakis Yüce Allah, onu dilediği kadar katlar. Oruç sabırdandır. Yüce Allah da sabırlılar hakkında:

“ Sabredenlere, mükafatları hesapsız ödenecektir.”[5] buyurmaktadır. İşte bu sebeple Resul-i Ekrem (sav)’in, Ramazan ayını sabır ayı diye isimlendirdiği rivayet edilmiştir.[6] Konuyla ilgili bir hadiste:

“ Oruç, sabırdandır.”[7] buyurulmuştur.

 

SABRIN ÇEŞİTLERİ

 Üç türlü sabır vardır: İtaatlere sabretmek, haramlara sabretmek ve takdir edilenlere sabretmek. Oruç, sabrın bu üç çeşidini de içine almaktadır. Muhakkak ki oruçta taata karşı sabır vardır. Oruçlu iken haram kılınan şeylere karşı sabır vardır. Oruçlunun bedenine ve nefsine yapışan zayıflığa, açlığın ve susuzluğun acısına karşı sabır vardır.

İtaatlerden meydana gelen acılar nedeniyle sahibine sevap yazılır. Bu konuyu Yüce Allah ayetinde şöyle belirtmiştir:

“ İşte onların Allah yolunda bir susuzluğa, bir yorgunluğa ve bir açlığa düçar olmaları, kafirleri öfkelendirecek bir yere (ayak) basmaları ve düşmana karşı bir başarı kazanmaları, ancak bunların karşılığında kendilerine salih bir yazılması içindir. Çünkü Allah iyilik yapanların mükafatını zayi etmez.”[8]

Resul-i Ekrem (sav), Ramazan ayının fazileti ile ilgili şöyle buyurmuştur:

O, sabır ayıdır. Sabrın karşılığı ise ancak Cennet’tir!”[9] Bir başka hadiste de:

“Oruç Allah içindir. Onun sevabını Allah’tan başka kimse bilemez.”[10]

buyrulmaktadır.

ORUÇ BİR NEFS EĞİTİMİDİR

Yeryüzünde halife olarak yaratılan insan, Yüce Allah’a kulluk etmediği takdirde, Allah onu masivanın kölesi yaparak cezalandırır. Böylece insanoğlu kendisine hizmet için yaratılan şeyleri gaye haline getirip onları Allah gibi sevmeye başlar.[11] Bu da gönül ve fikir dünyasının madde tarafından tutsak edilmesi demektir.

Yüce Allah, nefsani zevk ve sefa peşinde koşarak maddenin tutsağı haline gelen kafirlerin hallerini çeşitli ayetlerde şöyle beyan etmektedir:

“ Hevasını kendisine ilah edinen kimseyi gördün mü?”[12]

“ Davarların yediği gibi yer ve içerler. Onların yeri ateştir.”[13]

“ Onlar hayvanlar gibi, hatta hayvanlardan bile aşağıdırlar.”[14]

Bu ayetler her ne kadar iman etmeyenleri tasvir ediyorsa da, madde, makam, şöhret gibi şeylerin tutsağı haline gelen müminler de anılan ayetlerin muhatabı olmaktan kurtulamazlar.

İşte müminleri bu esaretten kurtaracak en tesirli ibadet oruçtur. Çünkü oruç, nazarları maddenin ve midenin ötesine çekerek, insana yaratılış gayesini hatırlatır. Bu yüzden bütün ilahi dinlerde oruç vardır. Kur’an’da şöyle buyurulur:

“ Ey iman edenler! Oruç sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki korunursunuz.”[15]

 

AMELLERİN SEVABINI KATLAYAN FAKTÖRLER

Birincisi, amelin yapıldığı mekandır. Harem-i Şerif gibi. Mekanın kutsallığından dolayı ameller kat kat artabilir. Nitekim Mescid-i Harem’de ve Mescid-i Nebevi’de kılınan namazların sevabı daha fazladır. Bu konuyu Resul-i Ekrem (sav) şu sözüyle onaylamıştır:

“Benim bu mescidimde kılınan bir rekat namaz, Mescid-i Harem hariç, diğer mescitlerde kılınan bin rekat namazdan daha hayırlıdır.”[16] Bu hadis: “Daha faziletlidir!” şeklinde de rivayet edilmiştir. Mescid-i Harem’de yapılan ibadetlerin fazileti ile ilgili olarak İbn-u Abbas’ın (r.a) rivayet ettiği bir hadis şöyledir:

“Kim Ramazan ayında Mekke’de olur, orucunu tutar, kendisine kolay gelecek şekilde geceleri de ibadet yaparsa, Yüce Allah, Mekke dışında geçirilen Ramazan ayı hariç, diğer Ramazanların yüzbin katı sevap yazar.”[17]

İkincisi, amelin yapıldığı zamandır. Ramazan ayı ve Zilhicce ayının ilk on günü gibi. Enes (r.a) anlatıyor: “Resul-i Ekrem’e (sav), en faziletli sadakanın hangisi olduğu soruldu. O (sav) da:

“Ramazan ayında verilen sadakadır.” cevabını verdi.[18] Konuyla ilgili Resul-i Ekrem’in (sav) şöyle söylediği rivayet edilmektedir:

“Ramazan ayında yapılan bir umre, hacca denktir.” Bu hadis şu şekilde de söylenmiştir: “Benimle yapılan hacca denktir.”[19] (Ravi hangisini söylediği hususunda şüpheye düşmüş, bu nedenle iki şekilde de söylemiştir.)

Nah’i (rah) demiştir ki: “ Ramazan ayında, bir gün oruç tutmak bin günden,  Allah’ı bir kez tesbih etmek bin tesbihten, bir kere rüku yapmak da bin rükudan daha hayırlıdır. “

Oruçlu iken yapılan ibadet, oruçlu değilken yapılan ibadetten daha faziletlidir. Ramazan ayında oruç tutmak da diğer oruçlardan daha faziletlidir. Çünkü bu orucu Yüce Allah, kulları üzerine farz kılmış ve İslam’ın beş temelinden biri yapmıştır.

Amelin değerini, faziletini, sevabını etkileyen faktörlerden biri de, ameli işleyen kişinin, Allah katındaki değeri ve takvasıdır.

 

YÜCE ALLAH’IN: “ORUÇ BENİM İÇİNDİR!” SÖZÜNÜN MANASI

 Bu sözün manası ile ilgili söylenenlerden en güzel iki tanesi şöyledir:

1) Oruç, hem nefsin isteklerini hem de yaratılışta insan benliğine yerleştirilmiş istekleri terk etmektir. Bunu da sırf Allah için yapmaktır. Oruç dışında her hangi bir ibadette böyle bir şey yoktur. Mesela kişi hacda ihramlı iken cinsel ilişkiye giremez ve koku sürünmek gibi cinsel ilişkiye yönlendirecek işleri yapamaz. Ama bunların dışında yeme, içme gibi diğer isteklerini yapabilir. Aynı şey itikafta bulunan biri için de geçerlidir.

Namazda bu fiillerin hepsini yapmak her ne kadar da yasak olsa, onun vakti oruç gibi uzun değildir. Hatta kişinin yemek hazırken namaza durması dahi tavsiye edilmemiştir.

Özellikle sıcakta oruç tutmak imanın hasletlerinden biridir. Resul-i Ekrem (sav) sefer ayında; aşırı derece sıcakta oruç tutardı. Konuyla ilgili olarak Ebu Derda (r.a) şöyle demektedir: “Biz Resul-i Ekrem (sav) ile birlikte Ramazan ayında sefere çıkmıştık. Her birimiz sıcaktan dolayı elimizi başımızın üstüne koyuyorduk. Resul-i Ekrem (sav) ve Abdullah b. Revaha (r.a) hariç aramızda oruç tutan yoktu.”[20]

Nefsin isteği galeyana gelir, istediği şeyi yapmaya kişinin durumu müsait olur, Allah’tan başka kimsenin görmediği bir yerde o şeyi sırf Allah için terk ederse bu, o kişinin imanının sıhhatine bir delildir. Muhakkak ki oruçlu olan kişi de, kendisinin bir Rabbi olduğunu ve O’nun kendisini kimsenin olmadığı yerde de gördüğünü biliyor. Kimsenin olmadığı bir yerde nefsinin o şeylere karşı meyilli yaratılmasına rağmen sırf Allah için o şeylerden yüz çeviriyor, Rabbine itaat ediyor, emrine yapışıyor ve yasakladığı şeylerden kaçıyor. Yüce Allah da mükafat olarak: “ Oruç benim içindir. Onun mükafatı benim katımdadır.” buyuruyor.

Oruçlu olan mümin, Rabbinin rızasının şehvetleri terk etmekte olduğunu bilir ve Mevla’nın rızasını, kendi hevasının önüne alır. Allah için lezzetleri terk etmek onun için bir sevinç kaynağı olur. Bu nedenle müminlerin geneli, özürsüz olarak, zorlansa bile orucunu bozmaz. Çünkü müminlerin, Allah’ın istemediği işleri istememesi, onların imanın sağlam olduğunun bir delilidir. Mümin, Rabbinin razı olduğu işlerden zevk alır, her ne kadar nefsi o şeyleri istemese bile. Rabbinin razı olmadığı şeyleri işlemekle de üzülür, acı duyar.

2) Oruç Allah ile kul arasında bir sırdır, onu kimse bilmez. Çünkü oruç kalben yapılan bir niyettir ve yasak olan ama nefsin istediği şeylerden uzak durmaktır. Bu nedenle: “Görevli melekler, orucun sevabını yazamaz!” denmiştir. Yüce Allah da kulların gizli hayırlar işlemesinden çok hoşnut olur. Yüce Allah’a karşı muhabbeti fazla olan müminler de amelin gizli olanını yapmaktan hoşlanırlar. Hatta muhabbet ehli müminlerden bazıları, görevli meleklerin yazamadığı, bilmediği amelleri işlemeyi severler, tercih ederler. Muhabbet ehli müminlerden biri, yaptığı amelin açığa çıkması sonucu: “Hayat Allah ile benim aramdaki sırlar ile güzeldi.” demiş, Yüce Allah’a ruhunu alması için dua etmiş ve oracıkta vefat etmiştir.

 

ORUCUN, KULU YÜCE ALLAH’A YAKLAŞTIRMASI

Bu faydalardan birincisi, kişinin nefsinin kırılmasıdır. Muhakkak ki, yemek yemek, kana kana su içmek, kadınlarla birlikte olmak, o insanı gaflete ve aldanmaya sürükler.

Bu faydalardan ikincisi, kalbi, zikir ve düşüncelerle başbaşa bırakmaktır. Muhakkak ki kişinin yukarıda saydığımız işlerle meşgul olması, kalbi ile zikrin ve tefekkürün arasına perde olur, gaflete davetiye çıkarır. Kişinin karnını belli süre ile boş bırakması, kalbi nurlandırır, inceltir, kalpten tembelliği götürür. Böylece kalp, zikir ve tefekkür ile başbaşa bırakılmış olur.

Bu faydalardan üçüncüsü ise zenginin, Allah’ın nimetlerinin değerini anlamaya yönelmesidir. Zengin olan kişi, belirli bir süre ile yemekten, içmekten, eşiyle cinsel ilişkiye girmekten uzak durunca, yiyecek ekmeği, içecek suyu olmayanların durumunu daha iyi anlar. Kalbinde, fakir olan kulların hali yer eder ve kalbine onlara yardımcı olmanın şuuru yerleşir.

Orucun faydalarından biri de şeytanın kişinin kanında rahatça dolaşmasına engel olmasıdır. Oruç, vesveselere karşı bir kalkandır.

Muhterem kardeşim! Şunu çok iyi bil ki, yalan, zulüm, düşmanlık, insanların mallarına, canlarına, ırzlarına göz dikmek gibi haram işlerden sürekli uzak durmadıktan sonra, oruçlu değilken bile mübah olan işeri terk etmekle Allah’a yaklaşılmaz. Bu manaya işareten Resul-i Ekrem (sav):

“Kim yalan sözü ve onunla amel etmeyi terk etmezse, Allah’ın, o kişinin yemeyi ve içmeyi terk etmesine ihtiyacı yoktur.” [21] buyurmuşlardır.

Seleften biri şöyle derdi: “Orucun kolayı, yemeyi ve içmeyi terk etmektir.”

Cabir (r.a) şöyle derdi: “Oruç tuttuğun zaman, kulağın, gözün ve dilin harama ve yalana karşı oruçlu olsun! Komşuna eziyeti terk et! Üzerinde bir vakar olsun! Oruçlu olduğun gün ile olmadığın gün bir olmasın!”

Resul-i Ekrem (sav):

“Oruç tutan bazı kişilerin oruçtan kazandıkları açlık ve susuzluktur. Gece ibadet için kalkan bazı kişilerin ise kazandıkları şey sadece uykusuzluktur.” [22] buyurmuştur.

Bu hadisin manası, sırrı ve hikmeti şudur: Yüce Allah’a yaklaşmak, O’nun dostluğunu elde etmek sadece mubah olan işlerin bazılarını terk etmekle olmaz. Haramlardan mutlak surette kaçınmak gerekir. Haramları işleyip, mübah işleri terk eden kimsenin durumu, farzları terk edip, nafile ibadetlerle Allah’ın dostluğunu kazanmaya çalışan kimsenin durumuna benzer. Böyle bir davranışla, Yüce Allah’ın dostluğunu elde etmenin imkansız olduğu açıktır.

Bir hadiste şöyle anlatılmıştır:

“Resul-i Ekrem (sav) zamanında iki kadın, oruç tutmaya başladılar. Açlık ve susuzluk, onları günün sonuna doğru güç bir duruma düşürdü. Nerdeyse oruçlarını devam ettiremeyecek duruma geldiler. Bunun üzerine, oruçlarını açmak için izin almak üzere Resul-i Ekrem (sav)’e haber gönderdiler. Rasulullah (sav) onlara bir kap göndererek, ona kusmalarını emir buyurdu.  Ravi der ki:” Onlardan biri verilen kaba kustu ve kap etle, kanla yarıya kadar doldu. Diğeri de aynı şekilde kustu ve kap doldu. Orada bulunan insanlar, buna hayret ettiler. Bunun üzerine Resul-i Ekrem (sav) şöyle buyurdu:

“Bu ikisi, oruç tutmaya başladılar. Allah’ın kendilerine helal kıldığı fiillerden kendilerini korudular, ama Allah’ın haram kıldığı fiillerden sakınmadılar. Şöyle ki, onlardan biri, diğerinin yanına gelip oturdu ve diğer insanların gıybetini yapmaya başladılar. İşte bu, onların gıybet ederek yemiş oldukları insan etleridir.”[23]

 

“ORUÇLU İÇİN İKİ SEVİNÇ VARDIR” SÖZÜNÜN AÇIKLAMASI

Oruçlu için iki sevinçten biri, orucunu açtığı andır. Zira nefisler yemeye, içmeye meyilli yaratılmıştır. Bunlar belirli bir süre yasak edildikten sonra, yasağın kalkmasıyla birlikte insanı bir sevinç kaplar. Özellikle de tam ihtiyaç olduğu anda… Doğal olarak insan tabiatı bundan hoşlanır. Şunu da bilmek gerekir ki, dinin sevdiği şeyleri, Yüce Allah da sever.

Hadiste şöyle anlatılmıştır: “Yüce Allah, kulunun yemek yeyip, peşinden hamd etmesinden, su içip, peşinden hamd etmesinden razı olur.”[24] Çoğu zaman bu esnada yapılan dualar da kabul olur. Nitekim bir hadiste:

“ Muhakkak ki oruçlunun iftar anında yaptığı dua reddolunmaz.”[25] buyrulmuştur.

Oruçlu bir kimse ibadete ve oruç tutmaya karşı daha güçlü olmak niyetiyle yer ve içerse ayrıca sevap kazanır. Aynı şekilde kişi daha iyi ibadet etme niyetiyle uyursa, uyuduğu müddetçe nafile ibadet yapıyormuş gibi sevap kazanır. Bu konuda Resul-i Ekrem (sav) şöyle buyurmuştur:

“ Oruçlunun uyuması ibadettir!”[26]

Oruçlu kimse, gecesinde ve gündüzünde ibadet içindedir. Oruçlu iken ve iftar anında yaptığı dualar makbuldür. O, gündüzleri oruç tutan sabreden; akşamları da doyan ve şükredendir.

Şimdiye kadar anlattıklarımızı anlayan kişi, oruçlunun iftar vaktindeki sevincinin ne manaya geldiğini idrak etmiştir. Fakat iftarın bir sevinç olması için, yemeğin helal lokma olması şarttır. Eğer haram kazançla iftar ediliyorsa, o kişilerin duaları kabul olmaz.

 

ORUÇLUNUN RABBİNE KAVUŞTUĞU ANDAKİ SEVİNCİ

 Oruç tutan kişiler, kıyamet günü, tutmuş oldukları oruçların sevabını birikmiş olarak görür. O yer (mahşer) sevaba çokça ihtiyacın olduğu bir yerdir. Nitekim ayette Yüce Allah:

“Allah’a gönül hoşluğu ile ödünç verin. Kendiniz için önden (dünyada iken) ne iyilik hazırlarsanız Allah katında onu bulursunuz; hem de mükafat olarak daha büyük olmak üzere.”[27] buyurmuştur. Başka bir ayette de:

“Herkesin iyilik olarak yaptıklarını, karşısında hazır bulduğu günde…”[28] buyurmaktadır.

İsa’nın (a.s) şöyle söylediği rivayet edilmektedir: “Muhakkak ki bu gün ve geceler iki hazinedir. Bu iki hazineye ne koyduğunuza iyi bakın! Günler insanoğlunun hazinesidir. O hazine kişinin içine koyduğu hayır ve şerlerle doludur. Kıyamet gününde herkesin hazinesi açılır. Muttakiler, izzet ve şerefi; günahkarlar, üzüntü ve pişmanlığı bulurlar.

 

ORUÇLULARIN KISIMLARI

Oruç tutanlar iki kısımdır. Birincisi, yemeyi ve içmeyi Allah için terk edenlerdir. Onlar Yüce Allah ile ticaret yapanlardır ve oruçlarının karşılığını O’ndan beklerler. Muhakkak ki Allah, iyi amel işleyenlerin amellerini zayi etmez. O’nunla ticaret yapan zarar etmez, bilakis çok büyük kar elde eder. Bu kişiye Yüce Allah, Cennet’te yiyecek, içecek ve huriler verir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Geçmiş günde işlediklerinize karşılık, afiyetle yeyin, için.”[29] Mücahit (rah) ve daha başkaları: ”Bu ayet oruçlular hakkında inmiştir.” demişlerdir.

Bir hadiste şöyle denmiştir:

“Muhakkak ki Cennet’te, Reyyan denilen bir kapı vardır. O kapıdan oruç tutanların dışında kimse giremez!”[30] Başka bir rivayette de: “Oruçlular girince o kapı kapanır.” buyrulmuştur.

Enes’ten (r.a) rivayet edilen bir hadis şöyledir:

“Oruçluların ağzından etrafa misk kokusu yayılır. Onlar için Arş’ın altında bir sofra hazırlanır. İnsanlar Mahşerde hesap verirken, onlar o sofradan yerler.”[31]

Seleften biri anlatıyor: “Bize ulaşan bir rivayet şöyledir: İnsanlar hesap verirken, oruçlular için bir sofra kurulur, onlar, o sofradan yerler. İnsanlar derler ki:

- Ey Rabbimiz! Biz hesap veriyoruz, onlar ise yemek yiyorlar! Onlara şöyle seslenilir:

- Onlar, oruçlu iken siz yiyordunuz. Onlar ayakta iken siz uyuyordunuz.”

Biri, rüyasında Bişr b. Haris’i (rah) gördü. Bişr’in önünde bir sofra vardı. O da o sofradan yemek yiyordu. O esnada Bişr’e şöyle sesleniliyordu: “Ey dünyada iken yemeyen, ye! Ey dünyada iken içmeyen, iç!”

Ariflerden biri rüyasında sanki Cennet’e girmişti. Biri ona şöyle seslendi: Allah için bir gün oruç tutmuştun, hatırladın mı? O da cevaben: Evet! Hatırladım, dedi. Arif olan zat rüyasını anlatmaya devam etti ve dedi ki: Düğünlerde mutluluktan dolayı etrafa saçılan şekerler gibi orucum da Cennet’ten bana hediyeler vermeye başladı.

Kim, Allah için yemeyi, içmeyi, şehvetini az bir zaman da terk etse, Yüce Allah ona karşılık olarak kendi katından bitmeyen yiyecekler, içecekler ve yaşlanmayan eşler verir.

Bir hadiste şöyle anlatılmıştır:

“ Cennet her sene Ramazan ayında yeniden döşenir ve düzenlenir. Huriler der ki: “Ey Rabbimiz! Bu ayda bize eşler nasip et! Bizim gözümüz onlarla, onların gözü bizimle neşelensin.”[32]

Hurilerin mehri, sürekli kılınan teheccüd namazıdır.

Ey insanlar! Yüce Allah’tan hurileri bu ayda isteyen yok mu? Allah katında itaat edenler için hazırlanmış olan nimetlere talip olan yok mu?

Oruç tutanlardan ikinci kısım ise, yakin ehli ariflerin orucudur. Yakin ehli havassa (ariflere) göre oruç, kalbin dünyevi arzu ve meşgalelerden, boş düşüncelerden korunarak tutulan oruçtur. Ayrıca kulağın, gözün ve dilin haramları işlemekten korunması şeklindeki oruç vardır. Elin ve ayağın orucu, onları, yasak kılınan şeyleri tutmaktan ve onlara gitmekten korumaktır. Kim bu şekilde oruç tutarsa, hiç şüphe yok ki o kimse, içinde bulunduğu günün vaktini hayırla değerlendirmiş olur. Kul için günün her saatinde ayrı bir vakit vardır. Bu anlattığımız şekilde oruç tutan kimse, gününün tamamını zikirle ihya etmiş olur. Bu kimseler hakkında “Onların uykusu ibadet, nefesleri tesbihtir” denmiştir.

Allah’ın koyduğu sınırları, yani hududu aşmayan, harama taşmayan kimse, yemek, cinsel ilişki gibi şeyleri yapsa da, haramdan kendisini koruduğundan dolayı Allah katında, fazilet bakımından oruçlu gibidir. Ama buna karşılık kim, yemeden, cinsel ilişkiden yana kendisini korur, sadece mübah fiillerde oruç tutar, ama haram fiilleri işlemekten kaçınmazsa, bu kişi Allah katında oruçsuz gibidir. O kendini oruçlu sansa da onun bir kıymeti yoktur. Çünkü onun bu durumda zayi ettiği şeyler, elde ettiklerinden daha çoktur.

Ebu’d-Derda şöyle derdi: “Akıllı kimselerin uykuları ve yemeleri ne kadar güzeldir. Onlar, ahmakların şuursuzca oruç tutmalarını ve gece uykusuz kalmalarını elbette ayıplarlar. Gerçek şu ki, yakin ve takva sahibi bir kimsenin yapmış olduğu zerre kadar amel, gafil kimselerin dağlar kadar amelinden daha faziletli ve daha tercihe şayandır.”

Konuşulması, sakıncalı olan şeyleri dinlemen de sakıncalıdır. Yapman haram olan şeylere bakman ve zihnini onlarla meşgul etmen de çok kötü bir şeydir. Çünkü Yüce Allah, boş şeyleri söyleyen ile dinleyenin eşit olduğunu şöyle bildirmiştir:

“ O halde siz, onlar gibisiniz.”[33] Haram işleyerek oruç tutanın orucu, salih ve makbul bir oruç olmaz. Bunu Resul-i Ekrem (sav)’in şu hadislerinden anlıyoruz:

“ Oruç, yalan konuşmak veya gıybet etmekle yaralanmadıkça, oruç tutan için, cehennemden koruyan bir kalkan olur.”[34]

“ Sizden biri, oruç tuttuğunda kötü söz söylemesin, cahilce edep dışı hareketlerde bulunmasın. Bir kimse ona sataşırsa ona “Ben oruçluyum” desin.[35]

“ Oruç, bir emanettir. Sizden her biriniz emanetini muhafaza etsin.”[36] Buradaki “emanetin korunması”, vücudun bütün organlarının haramdan korunması demektir.

Hadiste geçen, “Ben oruçluyum desin” sözünün manası, o kimse, bir emanet yüklendiğini düşünsün ve onu layıkıyla korusun demektir. Böyle yaparsa emaneti yerine ve ehline ulaştırmış olur.

Hakiki manada oruç tutan, orucunu unutmalı ve onu kendisine emreden Rabbi ile meşgul olduğundan orucun sona ereceği vakti beklememelidir.

***Her Kim Yüce Allah dışındaki şeylere karşı oruç tutar, başını ve başında olan azaları günahtan uzak tutar, karnını ve avret mahallini haramdan korur, ölümü ve sonrasını düşünür, ibret alır ve ahiret hayatını tercih ederse, dünya süslerini terk etsin! Böyle yapan bir kulun iftarı, sevinci ve rahatlığı Rabbine kavuştuğu gündür. Kim dünyada nefsin isteklerine karşı oruç tutarsa, o şeyleri Cennet’te elde eder.

 

“ORUÇLUNUN AĞZININ KOKUSU, ALLAH KATINDA MİSK KOKUSUNDAN DAHA GÜZELDİR” SÖZÜNÜN MANASI

 Bu sözün iki tane açıklaması vardır. Bunlardan birincisi şudur: Oruç, Yüce Allah ile kul arasında dünyada olan bir sırdır. Yüce Allah, kıyamet gününde bu sırrı mahlukata açıklayacaktır. Bunu da dünyada iken oruç tutanları meşhur etmek ve orucu gizlice tutanların mükafatını herkese göstermek için yapacaktır. Nitekim bir hadiste:

“Oruçlular kabirlerinden kalktıklarında, ağız kokularından tanınacaklardır. Çünkü onların ağız kokusu, miskten daha güzel olacaktır.”[37] buyrulmuştur.

Oruçlunun ağız kokusu bu dünyada iken dahi hissedilebilir. Bu da iki şekilde olur.

a) Bizzat, duyu organlarımızdan burunla hissedilebilir. Nitekim Abdullah b. Galip çokça namaz kılan, oruç tutan biriydi. Vefat ettiğinde, kabrinden etrafa misk kokusu yayılıyor ve oradan geçen herkes bu kokuyu hissedebiliyordu. Bir gün rüyada görüldü. Bu durum kendisine soruldu. O da: “Bu Kur’an okumanın ve susuzluğun kokusudur.” cevabını verdi.

b) Ruhlar ve kalpler ile de hissedilebilir. Bunun için Allah’a karşı sevgi ve muhabbetin olması gerekir.

Yukarıdaki sözün ikinci manası ise şudur: Kim Allah’a ibadet ve taat eder, salih amellerle Allah’ın rızasını elde etmeye çalışırsa şunu bilsin ki, nefisler salih amel etmekten hoşlanmaz, nefse, o ameli işlemek ağır gelir. Nefis için salih amellerden kötü koku yayılır. Fakat bu koku, Yüce Allah’ın yanında çok güzel bir kokudur. Çünkü o, Allah’ın razı olduğu amelden meydana gelmiştir. İşte yukarıdaki sözle, Resul-i Ekrem (sav) şuna dikkat çekiyor. Dünyada iken bu kokudan rahatsız olmayın. Kalpleriniz için bu koku çok güzel bir kokudur.

Ne zaman ki, Ramazan ayında şeytanlar bağlandı, oruçla şehvetin alevi azaldı, hevanın (kötü isteklerin) sultanı ayrıldı, devlete adaletle hükmeden aklın oldu, artık asilerin oruç tutmaması için bir özür kalmadı. Ey gaflet perdesi, açıl artık! Ey iman ve takva güneşi, doğ artık! Ey salih amellerin sahifeleri, yükselin artık! Ey oruçluların kalpleri, titreyin artık! Ey insanların bedenleri, Rabbin için rükuya eğil, secde et artık! Ey gözler, harama bakmayın artık! Ey tövbe edenlerin günahları, geri dönmeyin artık..!

 

RAMAZAN AYINDA CÖMERTLİĞİN VE KUR’AN OKUMANIN FAZİLETİ

Resul-i Ekrem (sav), insanların en cömert ve en iyisi idi. Kendisinden bir şey istendiğinde hemen verirdi. Özellikle Ramazan ayında, esen rüzgar gibi, eline geçen bir şey durmaz, hemen giderdi. O (sav) her yönden cömertti: ilmini anlatmakta, malını Allah için dağıtmakta, dini apaçık ortaya koymakta, kulların hidayetine vesile olmakta, herkese bir şekilde faydalı olmakta, açları doyurmakta, cahillere nasihatta, istekleri yerine getirmekte ve insanların yükünü çekmekte… O (sav) çok cömertti, bize cömertliği O (sav) öğretti. Bir hadiste bu meseleyi bize şöyle söyledi:

“Muhakkak ki Allah cömerttir, cömertliği sever. Son derece ikram sahibidir, el açıklılığını sever.”[38]  Bir başka hadisinde ise:

“Cömert, Allah’a yakın, cennete yakın, kullara yakın ve cehennemden uzaktır. Cimri ise, Allah’tan uzak, cennetten uzak, insanlardan uzak ve cehenneme yakındır. Hiç şüphesiz ki cömert olan bir cahil, Yüce Allah’a, cimri abitten daha sevimlidir.”[39] buyurdu.

Enes (r.a) diyor ki: “Resulullah (sav), insanların en güzeli, en yiğidi ve en cömerdi idi.”[40]

İbn Abbas (r.a), diyor ki: “Resul-i Ekrem (sav) insanların en cömerdi idi. En cömert olduğu zaman da, Cebrail (a.s) ile çokça birlikte oldukları Ramazan ayı idi. Cebrail (a.s) Ramazan’ın her gecesinde, Resul-i Ekrem (sav) ile birlikte olur, karşılıklı olarak Kur’an okurlardı. İşte bu nedenle Resul-i Ekrem (sav) hayırda, sürekli esen rüzgardan daha cömert idi.”[41]

Yüce Allah, Resulünü (sav) en güzel ve en şerefli ahlak üzere yarattı. Resul-i Ekrem (sav) hadisinde bu meseleyi şöyle anlattı:

“ Ben, güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.”[42]

Bu güzel hasletler, O (sav) daha peygamber değilken bile kendisinde vardı. Bu nedenle Hz. Hatice (r.anha), O (sav)’na ilk vahiy gelip, Resul-i Ekrem (sav)’in: “Kendimden korktum”, sözünün üzerine: “Allah’a yemin ederim ki, Allah seni mahzun etmez, üzmez. Çünkü sen akrabana bakarsın, işini yapamayan kişilerin, işlerini yüklenirsin. Fakire verir, kimsenin kazandıramayacağını kazandırırsın, misafiri ağırlarsın. Doğru yolda meydana gelen felaketlerde,  sıkıntılarda, halka yardım edersin” demişti.[43]

Bu hasletler, O (sav) peygamber olduktan sonra kat kat arttı.

Sehl b. Said’in (r.a) rivayet ettiği bir hadsi şöyledir: “Resul-i Ekrem (sav)’e bir elbise hediye edildi. O (sav) da bu elbiseyi giydi, öyle bir elbiseye gerçekten ihtiyacı vardı. Bir adam gelip, Ondan bu elbiseyi istedi. Resul-i Ekrem (sav) de elbiseyi o adama verdi. İnsanlar o adama serzenişte bulundular: “O elbiseye ihtiyacı vardı. Biliyorsun ki, O (sav), isteyeni geri çevirmez. Bunu bildiğin halde, neden istedin?” O da: “Bu elbisenin kefenim olmasını istediğim için istedim.“ dedi. Belli bir süre sonra öldü ve gerçekten de o elbise, onun kefeni oldu.[44]

O’nun (sav) cömertliği, sadece Allah rızası içindi. Malını paylaşmak için insanlara açardı. Ya fakire, ya ihtiyaç sahibine verirdi. Ya Allah için infak eder, ya da kalpleri İslam’a ısındırılmak istenen kimselere verirdi.

Kur’an, Resul-i Ekrem (sav)’in ahlakı idi. Kur’an’ın sevdiğini sever, kızdığına kızardı. Kur’an’ın teşvik ettiği şeyleri yapmakta çok gayretli idi. Onun yasakladığı şeylerden şiddetle sakınırdı. Bu nedenle, Ramazan ayında cömertliği daha da artardı. Çünkü Cebrail (a.s) ile Ramazan ayının her gecesinde beraber olurlar ve Kur’an’ı birbirlerine okurlardı. Kur’an da insanı, cömertliğe yönlendiriyordu.

Resul-i Ekrem (sav)’in, Ramazan ayında cömertliğinin artmasının birçok nedeni vardı:

a) Vaktin özelliğinden, şerefinden ve bu ayda yapılan amellerin sevabının daha kat kat fazla oluşundan dolayı. Nitekim bir hadiste:

“ Sadakanın en faziletlisi, Ramazan’da verilendir.”[45] buyurmuştur.

b) Oruç tutanlara, gece ibadet edenlere ve Allah’ı zikredenlere yardımcı olmanın getirdiği sevaptır. Çünkü bu kimselere yardım eden, aynı onlar kadar sevap kazanır. Nasıl ki, savaşa giden birinin ihtiyaçlarını gideren, teçhizat hazırlayan kişi, savaşa giden kimse gibidir. Nitekim konuyla ilgili bir hadiste de şöyle buyrulmaktadır:

“ Kim oruçlu birine iftar ettirirse, ona da oruçlu kadar ecir vardır. Oruçlunun da sevabından bir şey eksilmez.”[46]

c) Ramazan ayı, Yüce Allah’ın cömertliğinin arttığı aydır. Kullarına bol bol rahmet ve mağfiret eder. Birçok kulunu cehennemden azat eder. Yüce Allah, merhametli kullarına merhamet eder. Nitekim bir hadiste şöyle buyrulmuştur:

“ Yüce Allah ancak merhametli kullarına merhamet eder.”[47] İşte, kim kullara yedirme, içirme, ihtiyaçlarını giderme vb. şekillerde merhamet ederse, aynı türden karşılığını alır.

d) Oruç ile sadakayı birleştirmek, cennete götüren faktörlerdendir. Nitekim Hz. Ali’nin (k.v) rivayet ettiği bir hadiste Resul-i Ekrem (sav):

“ Muhakkak ki Cennet’te dışından bakıldığında içerisi, içerden bakıldığında da dışarısı görülen odalar vardır.” buyurdu. Ashab: “Ey Allah’ın Resulü (sav)! Bunlar kimler içindir?” dediler. Resul-i Ekrem (sav) de:

“ Güzel, doğru söz söyleyen, yediren, oruca devam eden ve insanlar uyurken ibadetle meşgul olanlar içindir.”[48] cevabını verdi.”

Bu hasletlerin hepsi bir müminde Ramazan ayında olur. Ramazan ayında mümin oruçlu olur, gece namaz kılar, sadaka verir, kötü ve boş söz kullanmaz.

Bir gün Resul-i Ekrem (sav): “İçinizde oruçlu bir şekilde sabahlayan var mı?” diye sordu. Hz. Ebu Bekir (r.a): “Ben” dedi. Resul-i Ekrem (sav): “Bugün, içinizden cenaze işleri ile meşgul olanınız var mı?” diye sordu, Ebu Bekir (r.a): “ Ben” cevabını verdi. Resul-i Ekrem (sav): “Bugün, sadaka vereniniz var mı?” diye sordu, Ebu Bekir (r.a): “Ben” dedi. Resul-i Ekrem (sav): “Bugün, hasta ziyaretine gideniniz var mı?” diye sordu, Ebu Bekir (r.a): “Ben” dedi. Bunun üzerine Resul-i Ekrem (sav): “Bu hasletler kimde olursa, mutlaka Cennet’e girer.” buyurdu.[49]

e) Hem oruç tutmak, hem de sadaka vermek, günahların affına, hataların kefaretine ve Cehennem’den kurtulmaya vesile olur. Özellikle buna bir de gece namazı eklenirse çok daha güzel olur. Konuyla ilgili bir hadis şöyledir:

“ Oruç, kalkandır.”[50] Başka bir hadis:

“ Suyun ateşi söndürdüğü gibi, oruç da hataları yok eder. Gece yarısı namaza kalkmak da aynıdır. (yani hataları yok eder.)[51]

f) Oruçta bazı noksanlıklar ve hatalar bulunabilir. Orucun günahlara kefaret olması için, orucu, onu noksanlaştırıcı şeylerden korumak gerekir. İnsanların genelinin oruçları ise noksanlarla, hatalarla doludur. İşte sadaka burada devreye girer. Çünkü sadaka, orucun noksanlarını tamamlar. Bu nedenle, Ramazan ayının sonunda fıtır sadakası vermek vacip kılınmıştır. Böylece oruçlunun boş ve kötü sözlerine, orucunda olan eksikliklere kefaret olur. Aynı şekilde, kişiye, orucu kasten bozma, ihram, yemin, zihar,  Ramazan ayında cinsel ilişki vb. gibi meselelerin kefareti, ya oruç ya da sadakadır.

İmam-ı Şafii (rah) diyor ki: “Bir kişinin Resul-i Ekrem (sav)’e uyarak Ramazan ayında daha fazla cömertlik yapmasını, insanların ihtiyaçlarını gidermekte onlara daha fazla yardımcı olmasını çok güzel ve sevimli buluyorum.”

Resul-i Ekrem (sav)’den rivayet edilen söz ve hareketlerden de anlaşılıyor ki, Ramazan ayında çokça Kur’an okumak, hafızların karşılıklı Kur’an okuması müstehaptır.

İbn Abbas’ın (r.a) rivayet ettiği bir hadis şöyledir: “Resul-i Ekrem (sav) ile Cebrail (a.s) Kur’an’ı birbirlerine gece vaktinde okurlardı.”[52] Bu hadisten de anlaşılıyor ki, ramazan gecelerinde Kur’an’ı çokça okumak müstehaptır. Zira geceleri insanı meşgul edecek şeyler yoktur. Bu nedenle insan, dikkatini daha fazla toplayabilir. Ayrıca bu zamanda dil ile kalbin uyuşması daha iyi olur. Kalp, kendini düşünceye daha iyi verir. Nitekim Yüce Allah:

“ Şüphesiz gece kalkışı, (kalp ve uzuvlar arasında) tam bir uyuma ve sağlam bir kırata daha elverişlidir.”[53] buyurmaktadır.

Ramazan ayının Kur’an ile ilgili ayrı bir özelliği vardır. Çünkü Kur’an bu ayda inmiştir. Bu meseleyi Yüce Allah bize şöyle bildirmiştir:

“ Ramazan ayı Kur’an’ın indirildiği aydır.”[54]

Resul-i Ekrem (sav) buyurmuştur ki: “ İbrahim’e (a.s) inen sahifeler, Ramazan ayının ilk gecesinde inmiştir. Tevrat, Ramazan ayından iki Cumartesi geçtikten sonra inmiştir. İncil, Ramazan’ın on üçünde inmiştir. Kur’an da Ramazan’dan yirmi dört gün geçtikten sonra inmiştir.”[55]

 

Ramazan’da Kıraati Uzatmak

Resul-i Ekrem (sav), Ramazan ayında namazdaki kıraati çok uzatıyordu. Huzeyfe (r.a), Ramazan’da bir gece Resul-i Ekrem (sav) ile birlikte namaz kıldı. O geceyi şöyle anlatıyor: “Resul-i Ekrem (sav) ilk önce Bakara suresini peşinden Nisa suresini, onun peşinden de Al-i İmran suresini okudu. Korkutucu bir ayet geldiğinde duruyor ve Yüce Allah’a yalvarıyordu. İki rekat namaz bitmemişti ki, Bilal (r.a) geldi ve sabah namazı için ezan okudu.”[56]

Hz. Ömer (r.a), Übeyye b. Ka’b ve Temime ed-Dari’ye (r.a) Ramazan ayında insanlara imamlık yapmalarını ve her rekatta ikiyüz ayet okumalarını emretti. İnsanlar namazın uzunluğundan dolayı bastona yaslanarak namazlarına devam ediyorlar ve ancak imsak girdiğinde namazlarını bitiriyorlardı.

Şöyle bir rivayet de vardır: Hz. Ömer (r.a) üç tane hafızı bir araya topladı, kıraati uzatmamalarını söyledi. Bir rekatta en fazla otuz, normali yirmi beş, en az olarak da on ayet okumalarını söyledi.

Tabiin zamanında sekiz rekatta Bakara suresi okunuyordu. İmam, Bakara suresini on iki rekatta bitirdiğinde ise insanlar, imamın namazda hafif kıraat yaptığını düşünüyorlardı.

Ahmed b. Hanbel’e (rah), Hz. Ömer’in (r.a), en uzun otuz, en az on ayet okumalarını emretmesi soruldu. O da: “İnsanların geneline bu ağır gelir. Özellikle gecelerin kısa olduğu aylarda ise bu daha da ağır olur. Hz. Ömer’den (r.a) rivayet edilen bu hüküm, namazın uzunluğunu kaldırabilecek insanlar için geçerlidir.” cevabını verdi.

Ahmed b. Hanbel bazı arkadaşlarına şöyle dedi: “Bunlar zayıf insanlardır. Bir rekatta beş, altı veya yedi ayet okuyun.” Ahmed b. Hanbel (rah), insanların durumuna bakarak hareket etmenin gerektiğini söylüyordu. İmam-ı Azam (rah) ve daha başkaları da Ahmed. B. Hanbel (rah) gibi düşünüyorlar ve imamların, insanlara ağır gelmeyecek şekilde kıraat etmelerini söylüyorlardı.

Ebu Zerr’den (r.a) rivayet edilen bir hadis şöyledir:

“Resul-i Ekrem (sav), ashabı ile birlikte Ramazan ayının yirmi üçünde kalktı ve gecenin üçte birine kadar ibadet ettiler, Ramazan ayının yirmi beşinci gecesinde de gecenin yarısına kadar ibadet ettiler. Ashab, Resul-i Ekrem (sav)’e: “Gecenin geri kalan kısmını da nafile ibadetlerle geçirsek” dedi. Resul-i Ekrem (sav) ise: “Bir kişi cemaatle birlikte cemaat dağılana kadar namaz kılsa, gecenin tamamını ibadetle geçirmiş olarak yazılır” buyurdu.[57]

Bu hadis, namazı cemaatle kılmak şartıyla, gecenin üçte birinin veya yarısının ihya edildiğinde, gecenin tamamının ibadetle geçirilmiş gibi olduğuna işaret etmektedir.

Ahmed b. Hanbel bu hadisle amel ediyordu. Namazlarını cemaatle kılıyor ve imam mescitten çıkmadan o da çıkmıyordu.

Seleften biri şöyle diyordu: “Kim gecenin yarısında kalkar ve ibadet ederse, gecenin tamamını ibadetle geçirmiş gibi olur.”

Tek başına namaz kılan kişi, namazını dilediği kadar uzatabilir. İmam da eğer cemaat razı ise namazı uzatabilir. Seleften bazıları Ramazan ayında, gece ibadetinde, üç gecede Kur’an’ı hatmederdi. Kimisi ise yedi gecede bitirirdi. Bazıları da on gecede tamamlardı. Esved (rah), iki gecede bir namazda Kur’an’ı hatmederdi. Nah’i (rah) Ramazan’ın son on gecesinde böyle yapardı, diğer zamanlarda ise üç günde bitirirdi. Katade (rah) ise sene boyunca haftada bir Kur’an’ı hatmederdi. Ramazan ayının ilk yirmi gününde üç günde bir, son on gününde ise her gün hatmederdi. İmam-ı Şafii (rah), namazda okuduklarının dışında, Ramazan ayında toplam altmış kere Kur’an’ı hatmederdi.

İbni Hakim (rah) diyor ki: “Malik (rah), Ramazan ayı girdiğinde, hadis okumayı ve alimlerle oturmayı bırakır, sadece Kur’an okumakla meşgul olurdu.”

Ramazan ayında müminin nefsi ile cihadı iki tanedir. Biri gündüz oruç tutmakla, diğeri ise geceleri ibadetle meşgul olmakla olur. Kim bu iki şeyi yapar, gereklerini yerine getirir ve sabrederse hesaplanamayacak kadar sevap kazanır.

Kaab (r.a) diyor ki: “Kıyamet gününde şöyle seslenilir: Her çiftçi ektiğinin karşılığını alacaktır. Kur’an’ı çokça okuyan ve oruç tutanlar ise sayılamayacak kadar ecir kazanacaklardır.”

Bir hadiste şöyle buyrulmuştur: “Kur’an ve oruç, kıyamet gününde kullara şefaatçi olur. Oruç der ki: “Ey Rabbim! Ben onu, gündüzleri yemekten, içmekten ve şehvetten alıkoydum. Bana şefaat hakkı ver.” Kur’an der ki: “Ey Rabbim! Ben onu geceleri uyumaktan alıkoydum. Bana şefaat hakkı ver!” Böylece ikisi de şefaat ederler.”[58]

Her ne kadar yalan konuşmak, gıybet etmek, haram kazanmak, harama nazar etmek kişinin orucunu bozmasa da, orucun şefaatçi olabilmesi için kulun bunlardan kaçınması şarttır. Oruç, kendisini muhafaza eden kişileri korur. Orucu zayi edenlerin ise tuttukları oruçların yüzüne vurulması haktır. Oruç ona şöyle der: “Sen beni zayi ettin, Allah da seni zayi etsin!”

Kur’an’ın da şefaatçi olması için, kişinin Kur’an’ın haklarını yerine getirmesi gerekir. Kur’an’ın hakkı ise onun emrettiklerini yapmak, yasakladığı şeylerden kaçmaktır.

 

RAMAZAN’IN İKİNCİ ON GÜNÜ HAKKINDA

 Ebu Said el-Hudri (r.a) diyor ki: “Resul-i Ekrem (sav) Ramazan ayının ikinci on gününde itikafa girdi, onunla birlikte herkes itikafa girdi. Yirmi birinci gecenin sabahı olunca Resul-i Ekrem (sav) itikaftan çıktı ve şöyle dedi: “Kim benimle itikafa girdi ise Ramazan’ın son on gününde de itikafa girsin!”[59]

Kadir gecesinin Ramazan ayının ikinci on gününden her hangi biri olabileceğine dair rivayetler vardır. Özellikle on yedi ve on dokuzuncu gece hakkında rivayet edilen hadisler vardır.

 

RAMAZAN’IN SON ON GÜNÜ HAKKINDA

Ashabdan bazıları rüyalarında Kadir gecesinin Ramazan’ın son yedi gecesinde bulunduğunu gördüler. Bunun üzerine Resul-i Ekrem (sav):

“ Rüyalarınızın, Kadir gecesinin Ramazanın son yedi gecesinde bulunduğuna ilişkin olduğunu görüyorum. Buna göre Kadir gecesine kavuşmak isteyen, onu Ramazan’ın son yedi gecesinde arasın!”[60]

Resul-i Ekrem (sav), Ramazan ayında Kadir gecesinin faziletini elde etmek için araştırıyordu. Bir keresinde Ramazan ayının ilk on gününde itikafa girmişti. Sonra Ramazan’ın ikinci on gününde aramış ve bu şekilde birkaç kere yapmıştı. Sonunda Kadir gecesinin Ramazan’ın son on gününde aranması konusunda karar kılmış ve son on günde araştırılmasını emretmişti. Konuyla ilgili olarak Hz. Aişe’den (r.an) rivayet edilen bir hadis şöyledir:

“ Kadir gecesini Ramazan’ın son on gününde arayın.”[61]

Buhari’nin bir rivayetinde de şöyledir: “Ramazan’ın son on gününün tek gecelerinde arayın.” Bu manada birçok hadis vardır.

Hz. Ebu Bekir (r.a) diyor ki: “Ben Resul-i Ekrem (sav)’den, Kadir gecesinin Ramazan ayının son on günü dışında her hangi bir zamanda araştırılmasına dair bir şey duymadım. Resul-i Ekrem (sav) şöyle buyurdu:

“ Kadir gecesini Ramazan’ın bitimine ya dokuz ya yedi ya beş ya üç gece kala ya da son gecesinde arayın”[62]

Hz. Ebu Bekir (r.a) Ramazan’ın ilk yirmi gününde senenin diğer günlerinde kıldığı kadar namaz kılıyordu. Son on gün girdiğinde çok fazla ibadet etmeye başlıyordu. Hz. Ebu Bekir (r.a) Kadir gecesinin Ramazan’ın son yedi gecesinde araştırılmasını emretti.

Ebu Zerr (r.a) anlatıyor: “İnsanlara Kadir gecesinin ne zaman olduğunu sorardım. Bir gün Resul-i Ekrem (sav)’e dedim ki:

-Ey Allah’ın Resulü! Kadir gecesi Ramazan ayında mı yoksa başka bir ayda mı? O  (sav):

-Ramazan ayındadır, dedi. Ben:

-Kadir gecesi, nebiler hayatta iken olur, onların vefatı ile birlikte kaldırılır mı yoksa kıyamete kadar devam edecek mi, diye sorduğumda:

-Kıyamete kadar devam edecek, cevabını verdi. Ben:

-Ramazan’ın hangi gecesinde, dedim. O (sav):

-Onu ilk on gün ve son on günde arayın, buyurdu. Bu kez: 

-Hangi on günde, diye sordum. Resul-i Ekrem (sav):

-Son on günde. Bundan sonra bana bu konuyla ilgili başka soru sorma, dedi. Sonra Resul-i Ekrem (sav) konuşmaya devam etti. Ben bir boşluk bulup tekrar:

-Ey Allah’ın Resulü! Senin üzerindeki hakkım için söyler misin, son on günün hangisinde, dedim. Bunun üzerine Resul-i Ekrem (sav) bana o kadar sinirlendi ki, o zamana kadar bana hiçbir sohbetimizde öyle sinirlenmemişti. Sonra dedi ki:

-Son yedi günden birinde arayın. Bundan sonra bana daha bu konuyla ilgili soru sorma![63]

Bu hadise göre Kadir gecesi, Ramazan ayının son yedi gecesinden birindedir.

Ayın yirmi üçünün hangi gün olduğu konusunda görüş ayrılığı vardır. Kimileri son yedi günün başlangıcının ayın yirmi üçü olduğunu söylemişlerdir. Bilal’den (r.a) rivayet edilen ve bu görüşü destekleyen bir hadis şöyledir:

Ramazan’ın yirmi üçü son yedi günün başlangıcıdır.”[64]

İmam-ı Malik (rah) şöyle demiştir: “Diyorum ki -Allah en iyisini bilir- Ramazan’ın son dokuz gününün başlangıcı ayın yirmi biridir. Son beş gününün başlangıcı ayın yirmi beşidir.” Abdulmelik b. Habib (rah), imam-ı Malik’in bu sözünü şöyle yorumlamıştır: “Bu Ramazan ayının noksan hesaplanmasına göredir.”

Eyüb es-Sehtayani (rah) Ramazan’ın yirmi üç ve yirmi dördüncü gecelerinde gusül alır, kokular sürünür ve şöyle derdi: “Yirmi üçüncü gece Medinelilerin gecesidir. Yirmi dördünce gece ise bizlerin gecesidir. Yani Basralıların.”

Kimileri de Ramazan’ın son yedi gününün başlangıcının ayın yirmi dördü olduğunu söylemişler ve özellikle yirmi dördüncü gecede daha fazla ibadet etmişlerdir. Hz. Enes (r.a) ve Hz. Hasan’ın (r.a) da bu görüşü savunanlardan olduğu rivayet edilmiştir. Yine bir rivayete göre Hasan (r.a) şöyle demiştir: “Yirmi sene boyunca Ramazan’ın yirmi dördüncü gecesinde güneşin doğuşunu takip ettim ve Güneş’in bu günde ışığının olmadığını gördüm.” İbni Abbas’tan (r.a) da bu şekilde bir rivayet vardır.

Ebu Zerr (r.a) ve Said el-Hudri (r.a) Ramazan ayını tam olarak hesaplamışlar ve son yedi günün başlangıcının ayın yirmi dördü olduğu görüşünü savunmuşlardır. Bu görüşü savunan daha birçok kimse vardır.

Resul-i Ekrem (sav)’den son yedi günün başlangıcının ayın yirmi üçü olduğu rivayeti de vardır. Cabir (r.a) diyor ki:” Abdullah b. Üneys Resul-i Ekrem (sav)’e Kadir gecesinin hangi gün olduğunu sordu. Bu soruyu sorduğunda Ramazan ayından yirmi iki gece bitmişti. O (sav) da:

“Kadir gecesini bu aydan geride kalan bu yedi günden birinde arayın!”[65] buyurdu.

Ebu Hureyre’nin (r.a) rivayet ettiği bir hadis şöyledir:

“Resul-i Ekrem (sav) ”Bu aydan kaç gün geçti?” diye sordu. Biz yirmi iki gün geçti, sekiz gün kaldı dedik. Bunun üzerine Resul-i Ekrem (sav9:

“ Hayır! Bilakis bu aydan yirmi iki gün geçti, yedi gün kaldı. Kadir gecesini bu günde arayın!”[66] buyurdu.

Kimileri Ramazan ayından geçen günlere, kimileri de kalan günlere göre hesaplamaktadır.

Şöyle denilmektedir: Son on gün Ramazan ayından yirmi gün geçtikten sonradır. Ramazan ayı tam olsun, noksan olsun fark etmez.

Kadir gecesinin hangi gün olduğu konusunda birçok farklı görüş vardır. Bazıları Kadir gecesinin kaldırıldığını söylemişler. Hanefi imamlarından imam-ı Muhammed’e (rah) göre Kadir gecesi yedi senede bir kere olmaktadır. Fakat bu isnatta zayıflık vardır. Bazıları da Kadir gecesinin her sene tekrarlandığını söylemektedirler. İbni Mesud (r.a), İmam-ı Azam (rah) ve Küfelilerden bir grup bu görüşü savunmaktadırlar. Cumhur da, Kadir gecesinin her sene gerçekleştiğini söylemişler. Cumhurdan kimileri, Kadir gecesinin Ramazan ayının ilk gecesi olduğunu, kimileri ayın tam ortası olduğunu, kimileri ayın on yedisi, kimileri de on dokuzu olduğunu söylemiştir.

Cumhur, Kadir gecesinin Ramazan’ın son on gününden birinde olduğunu söylemiştir. Ama hangi gece olduğu hususunda görüş ayrıkları vardır. Hasan (rah) ve Malik (rah), Ramazan son on gecelerinin hem tek, hem de çift olanlarında aranması gerektiği söylemişlerdir. Bu görüşlerine de Resul-i Ekrem (sav)’in şu hadisini delil olarak getirmişler:

“ Onu (Kadir gecesini) Ramazan ayının bitimine ya dokuz, ya yedi ya da beş gün kala arayın!”

Bu hadiste geçen günler, Ramazan’ı otuz gün olarak hesaplarsak çift günlere denk gelmektedir. Ramazan’ı otuz gün değil de yirmi dokuz gün olarak hesaplarsak hadiste geçen bu günler, tek günlere rastlamaktadır.

Alimlerin geneli ise, bazı günlerin tercih hususunda diğerlerinden daha önde olduğunu söylemişler. Hangi gecenin tercihte önde olduğu konusunda ortaya farklı görüşler sunmuşlar. Kimileri ayın yirmi birinci gecesi olduğunu söylemiş. İmam-ı Şafii’den (rah) rivayet edilen en meşhur görüş budur. İmam-ı Şafii’den rivayet edilen diğer görüş de ayın yirmi üçüncü gecesidir. İmam-ı Şafii, el-Kadim adlı eserinde şöyle demiştir: “Ben -Allah en iyisini bilir- Kadir gecesi hakkındaki rivayetlerin en kuvvetlilerini ayın yirmi bir ve yirmi üçüncü geceleri hakkında olduğunu görüyorum.

Kadir gecesinin ayın on yedi, yirmi dört ve yirmi yedinci geceleri olduğuna dair de görüşler vardır.

İmam-ı Şafii’den ayın yirmi üçü dediğine dair rivayet vardır. Bu aynı zamanda Medinelilerin de savunduğu görüştür. Sufyan es-Sevri (rah)’nin görüşü hem Mekkelilerden hem de Medinelilerden rivayet etmiştir.

Zühre b. Mabed (rah) diyor ki: “Biz düşman beldelerinde iken bir gün ihtilam oldum. Ramazan ayının yirmi üçüncü gecesiydi. gusül almak için denizin kenarına gittim. Ayağım kaydı denize düştüm. Bir de baktım ki denizin suyu tatlı! Sonra arkadaşlarıma tatlı bir suyun içinde olduğumu bildirmek için bağırdım.”

Hasan el- Basri (rah) ve Basralılar Kadir gecesinin ayın yirmi dördüncü gecesi olduğunu söylemişlerdir.

Bir grup da Kadir gecesinin Ramazan ayının yirmi yedinci gecesi olduğunu savunmuşlardır. Süfyan es-Sevri (rah) bunu Küfelilerden rivayet etmiştir.

Kanan b. Abdullah en-Nehmi’den (rah) şöyle rivayet edilmiştir: “Zirr’e (r.a) Kadir gecesinin hangi günde olduğunu sordum. O da: “Ömer, Huzeyfe ve daha ashabdan birçokları Kadir gecesinin ayın yirmi yedisi olduğu hususunda şüphe bile etmiyorlardı.”[67]

Kadir gecesinin ayın yirmi yedinci gecesi olduğunu söyleyenlerin delillerinden biri de Übeyye b. Kaab’ın (r.a) bu gece üzerine yemin etmesidir. O şöyle diyordu: “Resul-i Ekrem (sav) bize açıkça bildirdi ki, o günün (yirmi, yedinci gecenin) sabahında güneş ışıksız doğar!”[68]

Kadir gecesinin ayın yirmi yedinci gecesi olduğuna dair İbni Ömer’den (r.a) rivayet edilen bir hadis şöyledir: “Resul-i Ekrem (sav) şöyle söyledi:

“Kim Kadir gecesini araştırıyorsa, onu yirmi yedinci gecede arasın!”[69]

Hz. Ömer (r.a) ashabı topladı ve onlara Kadir gecesinin ne zaman olduğunu sordu. Ashabın hepsi Ramazan’ın son on günü içinde olduğu konusunda görüş birliğine vardılar.

İbn Abbas (r.a) diyor ki: “Ben Ömer’e (r.a) dedim ki:

-Ben Kadir gecesinin hangi gece olduğunu biliyorum! Ömer (r.a):

-Hangi gece, diye sordu. Ben de:

-Ramazan’ın bitimine ya yedi gün kala, ya da Ramazan’ın son on gününden yedi gün geçtikten sonra, dedim. O da:

-Bunu nerden anladın, dedi. Ben de:

-Muhakkak ki Yüce Allah, yedi kat gök, yedi kat yer ve yedi gün yarattı. Ve zaman, yedi günün üzerinde akıp gitmekte. İnsanı yedi merhalede yarattı. İnsan yedi şeyden yer, yedi uzvu üzerine secde eder. Beytullah’ı tavaf yedi şavttan oluşur. Şeytan taşlamada yedi taş atılır. İşte bunlardan anladım, dedim. O da:

-Bizim farkında olamadığımız bir konuda bizi aydınlattın, dedi.”

İbn Abbas’ın (r.a) “yedi şeyden yer” sözünden maksat ayette geçen şu şeyleri kastettiği içindir: “Sonra toprağı göz göz yardık da oradan ekinler, üzüm bağları, sebzeler, zeytin ve hurma ağaçları, iri ve sık ağaçlı bahçeler, meyveler ve çayırlar bitirdik. Sizi ve hayvanlarınızı yararlandırmak içindir.”[70]

Müteahhirin alimlerden bir kısmı, iki değişik yorumla Kadir gecesinin Ramazan ayının yirmi yedinci gecesi olduğunu, Kur’an’dan çıkarmışlar.

Birinci yorum şu: Yüce Allah “kadir gecesi” kelimesini Kadir suresinde üç kere zikretmiştir. Arapça “kadir gecesi” manasını ifade eden kelimelerdeki harflerin sayısı da dokuzdur. Bu iki rakamı çarptığımızda sonuç yirmiyedi çıkmaktadır.

İkinci yorum ise şudur: Yüce Allah “O gece esenlik doludur” buyurmuştur. “O” kelimesi yirmiyedinci kelimedir. Kadir suresindeki kelimelerin tamamı ise otuz tanedir.

İbn Atiye (rah) demiştir ki: “Bu yöntem tefsir ilminin tadı tuzudur. İlmi bir durum söz konusu değildir.”

Kadir gecesinin alametleri ile ilgili selefi salihin ve daha sonradan yaşamış salih insanlardan birçok rivayet vardır. O gecenin özelliklerinden biri, bu gecede yapılan duaların reddedilmemesidir.

Resul-i Ekrem (sav), bir hadisi şerifte:

“ Kadir gecesi aydınlık bir gecedir, sıcak değildir, soğuk da değildir. Bulutsuz ve yağmursuzdur. O gecede (şeytanlar) yıldızla kovulmaz. Güneşin ışıksız doğması o gecenin açık alametlerindendir.”[71] buyurmuştur.

Bazıları Kadir gecesinde köpek sesi duyulmaz demişlerdir. Seleften biri Ramazan ayının yirmi yedinci gecesinde Kabe’yi tavaf ediyordu. Bir de baktı ki, melekler de insanların üzerinde Kabe’yi tavaf etmekteler.

Ferkad (rah) anlatıyor: “Sahabeden bir grup mescitte oturuyorlardı. Gökten gelen bir ses duydular ve göğe baktıklarında bir nur ve kapı gördüler. Bu olay Ramazan ayında olmuştu. Sonra bunu Resul-i Ekrem (sav)’e bildirdiler. Resul-i Ekrem (sav) şöyle buyurdu:

“Nur, izzet sahibi olan Rabbin nuruydu. Kapı, semanın kapısıydı.Ses, peygamberlere aitti. Her sene Ramazan ayının durumu böyledir. Fakat bu gece bu sırlara açtı.”[72]

KADİR GECESİNİ İHYA ETMEK

İyi bilinmelidir ki, zamanın kıymetini bilen için her gün kadir gecesidir. Bu ulvi geceyi ibadet ve taatle geçirmeye, bu gecenin feyzini elde etmeye gayret edilmeli, niyetler kontrol edilmeli ve bu işleri halis Allah rızası için yapmaya gayret edilmelidir. Ebu Hureyre’den (r.a) rivayet edilen bir hadiste, Resul-i Ekrem (sav) şöyle buyurmuşlardır:

“Kim inanarak, Yüce Allah’tan sevabını umarak Kadir gecesini ihya ederse geçmiş günahları bağışlanır.”[73]

Bu geceyi değerlendirmek, çokça dua ederek ve namaz kılarak yapılır. Hz. Aişe (r.anha) bu gecede dua edilmesini emretmiştir.

Süfyan es-Sevri (rah) şöyle demiştir: “Bu gecede dua etmek, bana namaz kılmaktan daha sevimli geliyor.” O, namaz kıldığında da Kur’an okurken bol bol dua eder ve bütün kalbiyle Yüce Allah’a yönelirdi.

Süfyan es-Sevri’nin (rah) bu sözle kastettiği şey şudur: İçerisinde hiç dua edilmeyen namaz kılmaktansa, çokça dua etmek daha güzeldir. Eğer namazda da çokça dua ederse tabi ki namaz kılmak daha güzel olur.

Resul-i Ekrem (sav) Ramazan ayında teheccüd namazı kıldığında ayetleri tertille (yavaş yavaş) okur, rahmet ile ilgili bir ayet geçtiğinde Yüce Allah’a yalvarır, ondan rahmet ister; azapla ilgili bir ayet geçtiğinde ise O’na sığınırdı. O (sav) namazı, Kur’an okumayı, duayı ve tefekkürü birlikte yapardı. Böyle yapmak amellerin en güzeli ve en faziletlidir.

İmam-ı Şafii (rah), el-Kadim adlı eserinde şöyle demektedir: “Kadir gecesinin gündüzünü de gecesi gibi ihya etmeyi çok hoş görüyorum.”

Hz. Aişe (r.anha) diyor ki, Resul-i Ekrem (sav)’e: “Ey Allah’ın Resulü (sav)! Eğer Kadir gecesine rastlarsam nasıl dua edeyim?” diye sordum. O (sav) da:

“ Allahım! Sen affedensin, affetmeyi seversin. Benim de günahlarımı affet!”

Afuvv, Yüce Allah’ın isimlerinden biridir. Affetmek, kulların hata ve günahlarını bağışlamak, amel defterini tertemiz etmek demektir. Yüce Allah affetmeyi, kullarının günahlarını silmeyi çok sever. Aynı şekilde kullarının da affetmesini sever. Kullardan biri diğerini affettiği zaman, Yüce Allah da onlara aynı şekilde muamele eder.

Resul-i Ekrem (sav) bir dualarında şöyle söylemişlerdir:

“Allahım! Senin gazabından rızana, azabından affına sığınırım.”[74]

Yahya b. Muaz (r.a) diyor ki: “Şayet her şeyin içinde Yüce Allah’a en sevimli gelen şey affetmek olmasaydı, insanların en şereflisi günaha düşmezdi.” Bu sözüyle şuna dikkat çekmek istedi: Yüce Allah, affı ile muamele etmek için dostlarından ve sevdiklerinden birçok kimseyi günaha düşürmektedir. Çünkü Yüce Allah affetmeyi sevmektedir.

Seleften biri: “Eğer Yüce Allah’ın en çok sevdiği şeyin ne olduğunu bilseydim, sürekli o şeyi işlemek için bütün gücümle çalışırdım” dedi. Rüyasında, şöyle bir ses işitti: “Sen olmayacak bir şey istiyorsun! Yüce Allah’ın en çok sevdiği şey affetmektir ve affeder. Bütün kullar onun affı altındadır.”

RAMAZAN’A VEDA

Resul-i Ekrem (sav): “Kim inanarak ve sevabını Yüce Allah’tan umarak oruç tutarsa geçmiş günahları affedilir, kim de inanarak ve sevabını Yüce Allah’tan umarak Kadir gecesine kalkarsa geçmiş günahları affedilir.”[75]buyurmuştur. Başka bir hadiste de:

“Kim Ramazan’da orucunu tutar, haddini bilir, korunması gereken şeylerden korunursa, bu onun geçmiş günahlarına kefaret olur.”[76]

Cumhur, bu hadiste geçen kefaretin sadece küçük günahlar için geçerli olduğunu söylemiştir. Nitekim bu manaya işaret eden ve Ebu Hureyre’den (r.a) rivayet edilen bir hadis şöyledir:

“Şu şeyler, kişi büyük günahlardan sakındığı müddetçe aralarında işlenen küçük günahlara kefaret olur: Beş vakit namaz, iki Cuma namazı arası ve iki ramazan arası.”[77] Bu hadis iki şekilde yorumlanmıştır.

1- Bu amellerin kefaret olması için kişinin büyük günahlardan sakınması şarttır. Kim büyük günahlardan sakınmazsa, bu ameller o kişinin ne büyük, ne de küçük günahlarına kefaret olamaz.

2- Bu farzlar, küçük günahlara mutlak olarak kefaret olur; ister büyük günahlardan sakınılsın, isterse sakınılmasın fark etmez. Ancak bu amaller, büyük günahlara hiçbir surette kefaret olmazlar.

İbn Menzur (rah) demiştir ki: “Kadir gecesini ihya etmenin, hem büyük hem de küçük günahlara kefaret olması umulur.”

Bazı alimler oruç tutma için de aynı şeyi söylemişlerdir. Cumhur ise, büyük günahların affedilmesi için nasuh tövbe edilmesinin şart olduğunu söylemişlerdir.

Ebu Hureyre’nin (r.a) rivayet ettiği hadis bu üç sebepten herhangi birinin geçmiş günahlara kefaret olacağına delildir. Bu üç sebep ise, Ramazan orucu tutmak, Ramazan’ın gecelerini ve Kadir gecesini ihya etmektir.

Sadece Kadir gecesine yetişmiş olmak günahların kefareti için kafidir. İster o gecenin Kadir gecesi olduğunu bilsin, isterse bilmesin, fark etmez.

Ramazan orucunun ve Ramazan’da gecelerin ihyasının günahlara kefaret olması için, bu ibadetlerin bir ay boyunca devam etmesi şarttır.

Ramazanı oruçlu geçirenlerin bayram günü, bayram namazından evlerine dönerken bağışlanmış olarak döndükleri rivayet edilmiştir. Züheydi (rah) demiştir ki: “Bayram günü insanlar bayram namazı kılmak için toplandıklarında, Yüce Allah onlardan haberdardır. Onlara der ki: “Ey kullarım! Benim için oruç tuttunuz, benim için geceleri uyandınız. O halde evlerinize bağışlanmış olarak dönün!”

Meveerk el-İcli (rah), bayram günü namaz kılınan yerde yanında bulunanlara şöyle seslendi: “Bugün bir topluluk evlerine, annelerinden doğdukları gün gibi tertemiz dönerler.”

Konuyla ilgili Ebu Cafer’in (r.a) rivayet ettiği bir hadiste şöyle buyrulmaktadır:

“Kim Ramazan ayının gündüzlerini oruçlu, gecelerini ibadetle geçirirse, gözünü, avretini, elini ve dilini haramdan korursa, namazlarını cemaatle kılarsa, cuma namazına erkenden giderse, Ramazanda orucunu tutmuş, kamil bir ecir kazanmış, Kadir gecesini ihya etmiş ve Rabbinin mükafatı ile kurtulmuş olur.”

Ebu Cafer diyor ki: “Rabbin mükafatı hükümdarların mükafatlarına benzemez. Oruç tutanlar, oruçlarını tamamladıktan sonra ve gecelerini ibadetle geçirdikleri zaman, üzerlerine gerekli olan amelleri işlemiştir. Ancak bu amellerin mükafatı kalmıştır. O da, mağfirettir. İnsanlar bayram sabahı, bayram namazından evlerine dönerken, hediyeleri, mükafatları taksim edilir ve evlerine Rableri tarafından verilmiş hediyelerle dönerler. Nitekim İbni Abbas’tan (r.a) rivayet edilen bir hadiste de şöyle buyrulmuştur:

“Bayram günü melekler yeryüzüne iner, sokakların başında durur ve seslenirler. Onların seslerini insan ve cinlerin dışında bütün mahlukat işitir. Şöyle derler: “Ey Muhammed ümmeti! Rabbinize doğru gidin, O size mükafatlarınızı versin, büyük günahlarınızı bağışlasın!” İnsanlar namaz kılınan yere geldiklerinde, Yüce Allah, meleklere şöyle seslenir: “Ey meleklerim! Amel edenin mükafatı sizce nedir?” Melekler: “Sen bizim ilahımız ve emirimizsin! Onların mükafatını ancak sen bilir ve verirsin” derler. Yüce Allah da meleklere şöyle der: “Şahit olun! Onların oruçlarının ve gece ibadetlerinin mükafatı benim rızam ve mağfiretimdir. Evlerine bağışlanmış bir şekilde dönsünler.”[78]

Kim üzerine gerekli olan işleri kamil bir şekilde yerine getirirse, kamil bir şekilde mükafatlandırılır. Kim de üzerine düşen işleri noksan yaparsa, ona göre mükafat kazanır. Kişi yaptığı işlerin gereklerini ne derece yerine getirir, yaptığı işlerde ne kadar samimi ve gayretli olursa o derece mükafat kazanır. Bu hem dünya hem de ahiret işlerinde böyledir. Nitekim Ebu Hureyre’nin (r.a) bir rivayetinde Resul-i Ekrem (sav) şöyle buyurmuştur:

“ Hiç şüphesiz Allah gayret sahibidir (dostlarını kıskanır ve korumaya alır). Mümin de gayret sahibidir. Mümin kul Allah’ın kendisine haram ettiği şeyleri yapınca Yüce Allah gayret gösterir (kulun o işe bulaşmasını istemez).”[79]

Gayret (kıskanma ve sakınma), başkasının kendisine ortak olmasını hoş görmemektir. Yüce Allah gayret sahibidir denince bunun manası şudur: O, kendisinin hakkı olan bir ibadet ve taatte hiç kimsenin zatına ortak edilmesine razı olmaz. Şöyle anlatılır:

Seri’i Sakati’nin (rah) yanında, “Sen Kur’an okuduğunda seninle ahirete inanmayanlar arasına gizli bir perde çekeriz”[80] ayeti okundu. Seri’i talebelerine, “Bu perde nedir bilir misiniz? O gayret perdesidir. Yüce Allah’tan daha gayret sahibi (sevdiklerini kıskanan ve korumaya alan) hiç kimse yoktur” dedi.

“Bu gayret perdesidir” sözünün manası şudur: Yüce Allah kafirleri dinin hakikatini öğrenmeye ehil yapmamıştır; onun için okunan Kur’an’ı anlamaları mümkün değildir.

Ebu Ali Dekkak (rah) şöyle derdi: “Yüce Allah, ibadetlere karşı tembel olanların ayaklarına, hizlan (ilahi destekten mahrumiyet) bağlarını bağlamış, onlar için uzaklığı tercih etmiş, onları kendisine yakın olma mahallinden uzaklaştırmış, bunun için onlar ibadetten geri kalmıştır.”

Kulun amellerinde ihlaslı olmaya da gayret etmesi şarttır. İhlas, kulun yaptığı taat ve ibadette maksadının sadece Yüce Allah olmasıdır. Kul, taatiyle sadece Yüce Allah’a yaklaşmayı istemelidir. Onunla insanlara gösteriş yapmak, insanların yanında bir övgü kazanmak, birinin sevgisini çekmek yahut Yüce Allah’a yaklaşmanın dışında herhangi bir şeye ulaşmak gibi bir hedefi olmamalıdır.

Şöyle demek de doğrudur: İhlas, yaptığı işi mahlukatın düşüncesinden temizlemektir.

 Yine şöyle söylemek de isabetlidir: İhlas, şahısları amelde dikkate almaktan korunmaktır.

Resul-i Ekrem (sav), Cebrail’den (a.s) alarak naklettiği bir hadiste, Yüce Allah’ın şöyle buyurduğunu haber vermiştir: “İhlas, benim sırlarımdan bir sırdır; onu kullarımın içinde sevdiklerimin kalbine emanet ederim.”[81]

Zünnun-i Mısri (rah) demiştir ki: “İhlasın alameti üçtür: Kulun gözünde halkın kendisini övmesiyle yermesinin eşit olması, yaptığı amellerde amellerini görmeyi unutması ve yaptığı amelin kendisine Ahirette bir sevap getireceği düşüncesini aklından çıkarması.”

Ebu Osman-ı Mağribi (rah) demiştir ki: “İhlas, bir ibadet yaparken onda gösteriş ve kendini beğenme gibi nefse ait bir payın bulunmamasıdır. Bu, avam halkının ihlasıdır. Seçkin halk dostlarının ihlasına gelince, onlarda (ilahi sevkiyatla) bir takım ameller ortaya çıkar, bu ameller kendilerinden kaynaklanmaz, onlardan bir çok taat meydana gelir. Onlar bunları görmekten uzaktırlar. Hiç birini nefislerinden görmez ve onu kendilerine sevap getirecek bir amel olarak saymazlar. İşte bu, seçkin hak dostlarının ihlasıdır.”

Cüneyd-i Bağdadi (rah) şöyle der: “İhlas, Yüce Allah ile kul arasında bir sırdır; onu melek bilemez ki yazsın, şeytan bilemez ki bozsun, nefis bilemez ki saptırsın.”

İşte bütün bunların bilincinde olan Selef-i Salihin amellerini tamamlamakta çok gayret eder, takva sahibi olmaya dikkat eder, amellerin kabul edilmelerini umar, reddedilmelerinden korkarlardı. Onlar, Rablerine dönecekleri için yapmakta oldukları işleri kalpleri çarparak yapanlardır.[82]

Hz. Ali’nin (k.v) şöyle söylediği rivayet olunmuştur: “Amellerinizin kabul edilmesi için çok gayret edin. Yüce Allah’ın şu sözünü işitmediniz mi?:

“Allah ancak takva sahiplerinden kabul eder.”

Fedale b. Ubeyd (rah) şöyle derdi: “Yüce Allah’ın benim amellerimden hardal tanesi kadar bir ameli kabul ettiğini bilmem, bana dünya ve içindekilerden daha sevimli gelir. Çünkü Yüce Allah “Allah ancak takva sahiplerinden kabul eder” buyurmaktadır.”

Ömer b. Abdulaziz bayram günü hutbeye çıktı ve şöyle seslendi: “Ey insanlar! Siz Allah için otuz gün oruç tuttunuz. Otuz gece de kalktınız. Bugün ise, Yüce Allah’ın amellerinizi kabul etmesi için toplandınız.”

Seleften biri bayram günü hüzünlü idi. Onu görenlerden biri: “Bugün sevinç ve mutluluk günüdür. Neden böyle hüzünlüsün?” dedi. Bunun üzerine o zat: “Doğru söylüyorsun! Ancak Rabbim bana amel etmemi emretti. O, amelimi kabul etti mi, etmedi mi, bunu bilmiyorum. O yüzden hüzünlüyüm.” dedi.

Vüheyb b. el-Vered (rah), bayram günü insanların güldüğünü gördü ve dedi ki:”Eğer bunların amelleri kabul edildi ise bilin ki bunların yaptıkları şey şükredenlerin fiillerinden değildir. Eğer oruçları kabul edilmediyse yine bu amel korkanların fiillerine benzemiyor.”

Hasan (rah) şöyle derdi: “Yüce Allah, Ramazan ayını kendisine itaat ile rızasına koşanlar için bir saha kıldı. O sahada önde olanlar kurtulur, geride kalanlar harap olur. İyilerin kurtulduğu, amelleri kabul edilmeyenlerinse hüsrana uğradığı bir günde gülüp oynayanlara hayret!”

Ramazanın faziletini kaçıran kişi ne yapar? O ayın faziletinden mahrum olan kişi, başka hangi faziletleri yakalar? Kimisi o aydan nasiplenir, orucu kabul edilir, mağfirete uğrar. Kimisi de ancak pişmanlık ve hüsrana uğrar. Pek çok kimsenin gece kalkışından elde ettikleri tek şey uykusuzluk, tuttuğu oruçtan elde ettiği tek şey açlıktır.

Ramazan ayında affa neden olan birçok sebep vardır. Bunları şöyle özetleyebiliriz:

1-Gündüzü oruçla, geceyi ibadetle geçirmek

2-Kadir gecesini ihya etmek

3-Oruçlulara iftar ettirmek

4-Yüce Allah’ı zikretmek. Bir hadiste: “Ramazanda Yüce Allah’ı zikreden kişi bağışlanır.”[83] buyrulmaktadır.

5-İstiğfar etmek. İstiğfar, bağışlanmayı istemektir. Kişinin oruçlu iken ve iftarını açarken yaptığı dualar makbuldür. Bu nedenle İbn Ömer (r.a) iftarını açarken şöyle dua ederdi: “Ey çok bağışlayan Allahım! Beni affet!”

6-Meleklerin oruçlulara, oruçlarını açana kadar istiğfar etmeleri.

Ramazan ayında bağışlanmaya sebep olan faktörler çok olduğundan bu ayda mağfirete uğramayan kişi gerçekten çok mahrum olmuş biridir.

Ebu Hureyre’den (r.a) rivayet edilen bir hadis şöyledir: “Resul-i Ekrem (sav) minbere çıktı ve: “Amin, Amin, Amin!” dedi. Resul-i Ekrem (sav)’e: “ Ey Allah’ın Resulü (sav)! Minbere çıktınız ve üç kere amin dediniz! (Bunun hikmeti nedir?) dendi. Bunun üzerine O (sav):

“ Cebrail bana geldi ve: “Kim Ramazan ayına yetişir, affa uğramaz ve sonunda ateşe girerse, Allah onu uzaklaştırsın!” dedi ve bana: “Sen de amin de!” dedi, ben de: “Amin!” dedim. Sonra: “Kim anne ve babasına yetiştiği halde onlara iyilik etmez, sonunda ölür ve ateşe girerse, Allah onu uzaklaştırsın!” dedi ve bana: “Sen de amin de!” dedi, ben de: “Amin!” dedim. Sonra da: “Sen yanında anıldığın halde sana salavat getirmeyip, ölen sonunda da ateşe giren kimseyi Allah uzak etsin!” dedi ve bana da: “Sen de amin de!” dedi, ben de: “Amin!” dedim.[84]

Başka bir hadiste de:

“Ramazanda bağışlanmayan kişi, bu ayın dışında artık ne zaman affedilir? Kadir gecesinde reddedilen kişi başka ne zaman kabul edilir? Ramazanda ıslah olmayan kişi başka ne zaman düzelir? Gaflet ve cehalet hastalığından bu ayda kurtulamayan kişi başka ne zaman iyileşir? Dallarında meyve vermeyen ağaç önce kesilir, sonra ateşte atılır. Tohum ekme zamanında bir şey yapmayan kişi, hasat zamanı pişmanlıktan ve hüsrandan başka ne kazanır?”

Ramazan ayını başı rahmeti ortası mağfiret ve sonu cehennemden kurtuluştur.[85]

Ramazan ayının tamamı rahmet, mağfiret ve cehennemden azat olmadır. Bu yüzden sahih bir hadiste, bu ayda rahmet kapılarının açıldığı belirtilmiştir. Fakat genelde başında rahmet olur. Bu da iyiler ve muttakiler içindir. Nitekim Yüce Allah:

“ Muhakkak ki iyilik edenlere Allah’ın rahmeti çok yakındır.”[86] buyurmuştur. Başka bir ayette de:

“Rahmetim ise her şeyi kuşatır. Onu, sakınanlara, zekatı verenlere ve ayetlerimize inananlara yazacağım.”[87] buyurmuştur.

Ramazan ayının başında muttakilere rıza ve rahmet akar. İyiler, iyilik ve faziletle mükafatlandırılır.

Ramazan ayının ortasında mağfiret daha ağır basar. Oruçlu olanlar affa uğrar. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“ Doğrusu insanlar kötülük ettikleri halde Rabbin onlar için mağfiret sahibidir.”[88]

Ramazan ayının sonunda ağır basan ise günah kirlerine bulaşmış kişilerin cehennemden azat olmasıdır. Büyük günahlar ise ateşle temizlenir.

İbn Abbas’tan (rah) rivayet edilen bir hadis şöyledir:

“ Yüce Allah, Ramazanın her akşamında, iftar vakti bir milyon kişiyi cehennemden azat eder. Cuma gününde ve gecesinde ise her saatte bir milyon kişiyi cehennemden azat eder. Onların hepsi de cehennemi hak etmiş kimselerdir. Ramazanın son akşamında ise, ayın başından sonuna kadar kaç kişi cehennemden azat edilmişse o kadar kişi azat edilir.”[89]

Ramazanın bittiği günün Muhammed ümmeti için bayram kılınmasının nedeni ise, o günde ümmetin büyük günah işleyenlerinin cehennemden azat olması ve günahkarların iyi kişilerin arasına yazılmasıdır.

Kurban bayramına büyük bayram denmesinin nedeni ise o günden bir gün öncesinin Arefe günü olmasıdır. O, öyle bir gündür ki, yeryüzünde o günden başka herhangi bir günde cehennemden o kadar kişi azat edilmemiştir. Kim her iki günde de affa uğruyorsa, o günler tabi ki onun için bayramdır.

Ey büyük günah işleyenler! İyi bilin ki bu günler bulunmaz birer ganimettir. O günlerin yerini dolduracak, onların kıymetine ulaşacak başka bir şey yoktur. Ey Mevlasının ateşten azat ettiği kişi! Hür olduktan sonra artık günahlara bulaşma! Rabbin seni, cehennemden azat ettiği halde, sen ona doğru mu koşmak istiyorsun?

Ey asi olan kişi! Allah’ın rahmetinden ümidini kesme! Unutma ki, bu günlerde senin gibi kötülük işleyen nice kimseler affedilmiştir. Rabbin hakkında güzel zanda bulun ve tövbe et!

Cehennem’den azat olmayı isteyen kişinin gerekli sebeplere yapışması gerekir. O sebeplerden biri Kelime-i Tevhid, diğeri de istiğfardır.

Kelime-i Tevhid günahları temizler, hiçbir günah bırakmaz. Onun önüne hiçbir amel geçemez. O, cehennemi hak etmiş kişiyi ateşten kurtarır.

İstiğfarın en güzeli tövbeye yakın olanıdır. O, günahlara ısrar ipini çözmektir. Kimin kalbi günahlara bağlı ve Ramazandan sonra onlara tekrar dönmeyi düşündüğü halde diliyle istiğfar ederse, onun orucu reddedilir, kabul kapıları kapanır.

Kaab (rah) şöyle derdi: “Kim Ramazanda orucunu tutar, günahlara dönmeyeceğine dair kendi kendine tam bir söz verirse, cennete sorgusuz, sualsiz girer. Kim de Ramazanda orucunu tutar, kendi kendine bu aydan sonra günahlara dönerim derse, o, Rabbine asi olmuştur, orucu da kabul edilmeyecektir.”

Ey Ramazan ayı, bizi yükselt! Sevenlerin gözlerinden yaşlar çıkart!  Zira sevenlerin kalpleri ayrılık ateşi ile yanmakta…



[1] Bakara,2/185.

[2] Duhan,44/3.

[3] Kadir,97/1.

[4] Buhari,Savm,4/103-110,No:1894,1904,5927,7942,7538; Müslim,Sıyam,No:1151.

[5] Zümer,39/10.

[6] Ebu Davud,Savm,No:2428; İbnu Mace,Sıyam,No:1741.

[7] Tirmizi,Daavat,No:3514.

[8] Tevbe,9/120.

[9] İbnu Huzeyme, Sahihinde,Sıyam,No:1887.

[10] Et-Tergıbu ve et-Terhib,2/82; Taberani,el-Evsat.

[11] Bakara,2/165.

[12] Furkan,25/43.

[13] Muhammed,47/12.

[14] A2raf,7/179.

[15] Bakara,2/183.

[16] Buhari,No:1190;Müslim,Hac,No:1394.

[17] İbnu Mace, Menasik,No:3117.

[18] Tirmizi,zekat,No:663;beyhaki,Şu’bu el-İman,3/377.

[19] Buhari, Hac,3/603-605, 4/72,Haccu el-Nisa,No:1863; Müslim,Hac,No:1256.

[20] Buhari,Savm,No:1945; Müslim,Sıyam,No:1122,108,109.

[21] Buhari, Savm,4/116,117,No:1903;Ebu Davud, Savm,No:2362;Tirmizi, Savm,No:707.

[22] Ahmed b. Hanbel,Müsned,2/373; İbnu Mace,Sıyam,No:1690.

[23] Ahmed b. Hanbel, Müsned,2/373; İbnu Mace,Sıyam,No:1690.

[24] Müslim, Zikir ve Dua,No:2734; Tirmizi,el-Et’ime,No:1817.

[25] İbnu Mace, Sıyam, No:1753.

[26] Suyuti, Cami’u el-Usul, No:9293,el-Hılye,5/83.

[27] Müzemmil,73/20.

[28] Al-i İmran,3/30.

[29] Hakka,69/24.

[30] Buhari, Savm,No:1896; el-Bedü el-Halk, No:3257; Müslim, Sıyam,No:1152; Tirmizi, Savm,No:765; Nesai, Savm,4/168.

[31] Ed-Dürrü el-Mensür,1/182.

[32] Heysemi, Mecma’uz-Zevaid,3/142.

[33] Nisa,4/140.

[34] Nesai,Sıyam,43; İbnu Huzeyme,Sahih,No:1892;Beyhaki,Sünen-i Kübra,4/270.

[35] Buhari, Savm,2,9;Libas,78; Müslim,Sıyam,164; Ebu Davud,Savm,25;Tirmizi,Savm,55; Nesai,Savm,41; İbnu Mace, Sıyam,1; Muvatta,Sıyam,58.

[36] Zebidi, İthafu’s-Sade,4/42.

[37] Hadisin bir kısmı, Kenz el-Ummal,8/23644’ de zikredilmiştir.

[38] Tirmizi,Edeb,No:2800.

[39] Tirmizi,Birr,40; Beyhaki,Şuabu’l-İman,No:10847-10848; Taberani, el-Evsat,No:2384; Suyuti, es-Sağir,No:4804.

[40] Buhari, Cihad,No:2857, Hamail, No:2908; Müslim, İman,No:2307.

[41] Buhari,, Bed’i el-Vahyi,1/30, Savm,No:1902,Bed’i el-Halki,No:3220,Menakıb,No:3554, Fedailu el-Kur’an,No:4997;Müslim,Fedail,No:2308;Nesai,Sıyam,4/125.

[42] Muvatta,2/904; Cami’u el-Usul,4/4.

[43] Buhari, Bed’i el-Vahyi,1/22,27; Müslim,İman,No:160; Tirmizi,Menakıb,No:3636.

[44] Buhari, cenaiz,3/143,No:1277,Buyu’,4/318,No:2093,Libas,10/275,No:581,Edeb, 10/456,NO:6036; Nesai, 8/204; İbn Mace,Libas,No:3555.

[45] Tirmizi, Kenz el-Ummal,No:16249; İthaf,4/111.

[46] Ahmed b. Hanbel, Müsned,4/114,116; Tirmizi,Savm,No:807, İbn Mace,Sıyam,No:1746; Taberani, 5/255,256.

[47] Buhari, Cenaiz,No:1284; Müslim, Cenaiz,No:923; Taberani,2/324.

[48] Tirmizi, el-Birr ve Sıla,No:1985; Ahmed b. Hanbel,Müsned,5/343; Hakim, el-Müstedrek,1/80,321.

[49] Müslim,Zekat,No:1028.

[50] Nesai,Savm,4/166; Buhari, Savm,No:1894; Müslim, Sıyam,1151; Muvatta,1/310; Ebu Davud, No:2363;Nesai,4/163.

[51] Tirmizi, İman,No:2619; Ahmed b. Hanbel, Müsned,5/231,237,248; İbn Mace, No:3973.

[52] Buhari, Bed’i el-Vahyi,1/30; Müslim, fedail,No:2308; Nesai,Sıyam,4/125;ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/288,367,373.

[53] Müzemmil,73/6.

[54] Bakara,2/185.

[55] Ahmed b. Hanbel, Müsned,4/107.

[56] Ahmed b. Hanbel, Müsned,5/400; Nesai, Tatbik,2/224,No:74.

[57] Cami’u el-Usul,2/120; Ebu Davud,Salat,No:1375; Tirmizi,Savm,N0:806; Nesai,Sehv,3/83,84.

[58] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/174; Heysemi, Mecma’uz-Zevaid,3/181.

[59] Buhari, sıfat es-Salat, Kadir gecesinin fazileti,No:2016,Kadir gecesinin araştırılması ,No:2027, İtikaf 2036,2040; Müslim,Savm,No:1167.

[60] Buhari, Teravih namazı,No:2015; Müslim,Sıyam,No:1165.

[61] Buhari, Teravih namazı, No:2017;, Müslim, Sıyam,No:1169.

[62] Ahmed b. Hanbel, MÜsned,5/36,39; Tirmizi,Savm,No:794.

[63] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/171; İbn Hıbban, Sahih,5/274; Hakim, Müstedrek,1/437.

[64] Buhari,8/153,No:4470.

[65] Mecmauz-Zevaid,3/175.

[66] Ahmed b. Hanbel, Müsned,2/251; İbn Mace, Sıyam,No:1656.

[67] İbn Hıbban, Tehzibu et-Tezhib,1/384.

[68] Müslim, Misafirin namazı,NO:762.

[69] Ahmed b. Hanbel, Müsned,1/240; Heysemi, Mecmauz-Zevaid,3/176.

[70] Abese,80/26-32.

[71] Taberani, Rumuz el-Ahadis

[72] Seleme b. Şubeyb, Fedail el-Ramazan

[73] Buhari, Teravih namazı,4/250; Müslim, Misafir namazı,No:759.

[74] Müslim,Salat,No:486; Muvatta,1/214; Ebu Davud, Salat, No:879; Tirmizi, Daavat,No:3491; Nesai,2/225; İbn Mace,No:3841.

[75] Buhari, Savm,No: 1901; Müslim, Misafir namazı bölümü, No:759.

[76] Ahmed b. Hanbel, Müsned,3/55; İbn Hıbban,Mevarid,No:879; et-tergıbu ve et-Terhıbu,2/91.

[77] Müslim,Taharet,No:233; Tirmizi,Salat,No:214.

[78] Seleme b. Şubeyb, Fedail el-Ramazan.

[79] Müslim, Tevbe,No:36; Tirmizi, Rada,No:14; Ahmed b. Hanbel, Müsned,2/343,387,520.

[80] İsra,17/45.

[81] Zebidi, İthaf’üs-Sade,13/80-82.

[82] Müminun,18/60.

[83] Suyuti, Cami’us-Sağir,No:4312; Beyhaki, Şuabu el-İman; Heysemi, Mecmauz-Zevaid,3/143; et-Tergıbu ve et-Terhibu,2/104.

[84] Ahmed b. Hanbel, Müsned,2/254; Tirmizi, Daavat,No:2539.

[85] İbn Huzeyme, Sahih,Sıyam,3/191,No:1887.

[86] A’raf,7/56.

[87] A’raf,7/156.

[88] R’ad,13,6.

[89] Selime b. Şubeyb.